Archive for Guns N’ Roses

Axl, sana geliyorum!!!

Bir hayal gerçekleşiyor! Senelerdir uğraşıyorum denk getirip yurtdışında bir konser veya festival izlemek için.. Yakın arkadaşlarımın üşenip nazik popolarını kaldırmamalarından, hep tek başıma kaldığım için organize olup yapamamıştım bunu. Geçen sene Rock Werchter’in; bu sene de Londra’da Bon Jovi konserinin kapısından dönmüştüm.

Umutlar tükenmemişti ama henüz! Sonuçta müziğin kralları Guns N’ Roses, Eylül ayında başlayacak Avrupa turnesinin tarihlerini açıklayacaktı. Zagreb’deydi gönlüm. Sadece iki saatlik bir uçuş ve vize derdi yok sonuçta. Haziran sonuna doğru Zagreb konseri tarihi belli oldu: 24 Eylül. Umutlar yine başka bir bahara kalacaktı sanki; çünkü o tarihte katılmam gereken bir düğün vardı ve Zagreb uçağının İstanbul’a teker koyduğu anlarda düğün çoktan başlamış olacaktı.

Tam 2010 için de umutlar bitti; seneye bakalım diye kendimi fısıldar bulmuşken, düğünün 25 Eylül’e kaydığı haberi geldi. Hemen girdim Hırvat Biletix’inin sitesine; sahne önü biletleri duruyordu. GNRTurkey tayfamdan gelebilecekleri araştırmaya başladım; ama yine hüsran vardı beni bekleyen. Kimi iznini alamadı, kiminin programına uymadı.

Herşey bitmişti artık! Uğraşmaktan vazgeçecektim. Salı akşamı kendimi tesadüfi bir rakı sofrasında buldum. Geyik, geyiği açtı ve arada yine beceremediğimi anlatırken, Umut kendisinden hiç beklemediğim bir hareket yaparak (yanlış anlaşılmasın dünyanın en efendi adamıdır ve böyle konser olaylarıyla  alakası olmaz sanırdım) “ben gelirim abi” diyerek yüreğimi hoplattı. Rakı sofrasıdır, alkol vardır, gaza gelinir diye temkinli yaklaşarak ertesi sabah geleceğini teyit ettirdim. Evet, resmen geliyordu benimle.

Bunun üstüne büyük bir hızla bilet sayfasına girip, iki adet sahne önü biletin sahibi oldum. GNRTurkey forsunu kullanarak organizatörlerle mailleşip biletlerin ekstra güvenli bir şekilde postalanmasını da sağladım. Biletlerden sonra konserin yapılacağı Zagreb Arena’ya yakın bir oteli de rezerve ettim.

Artık hiçbir engel kalmadı Axl! Eylül sonunda karşındayım. Arena’nın kapıları açılır açılmaz koşarak yerimi alacağım. Sesimin çıktığı kadar bağıracağım; hepsini ezbere bildiğim şarkıları seninle tek ağızdan söyleyeceğim. Belki de becerip backstage yapacağım. Ama ne yaparsam yapayım, biliyorum ki gecenin sonunda mutluluktan ağlıyor olacağım; hayatımın en mutlu anlarını yaşıyor olacağım!

Sana geliyorum Axl!

Bu ilk ama devamı gelir!!

Kendime verdiğim sözü tuttum ve tüm cesaretimi toplayarak Cumartesi günü efsane dövmeci Ruhsel’in yolunu tuttum. Yaklaşık bir saat onbeş dakikalık bir operasyon sonucu 9 aydır hayalini kurduğum “Victory or Death” dövmesine kavuştum. Geçen haftaki yazıyı okumayanlar için; Axl Rose’un sol kolundaki dövmelerden biri bu. Beni tanımayanlar (tanıyanlar Axl aşkım hakkında birşey bilmiyor olamaz!) kolundaki dövmeyi vücudumda görmek için ne kadar sabırsızlandığımdan anlayacaktır bu adam için neler hissettiğimi!

Dövmenin fotoğraflarını ekliyorum buraya. İlk yapıldığı anda çekildikleri için fazla parlak ve kanlılar! Bir hafta geçtikten sonra daha net ve güzel bir görüntüsü olacak.

Henüz yaptırmamış olanlar için anlatayım süreci biraz. Abartıldığı gibi acı veren birşey değil kesinlikle. Benim dövmem, geniş bir alanın tek renk boyanması gerektiği için, en çok acıtacak olanlardan olmasına rağmen rahatsızlık verecek bir acı hissetmedim. Yapıldıktan sonra da çok ciddi bir bakım gerekmiyor. İlk günden itibaren banyo yapabiliyorum. Sadece bir hafta kadar deniz-havuz yasak ve cildiniz kurudukça Bepanthen Plus sürmeniz gerekiyor. Dövülen cilt kabuk bağlıyor ve bir hafta içinde kabuk parça parça dökülüyor; aynı güneşte çok kalan cildin kuruyup soyulması gibi. Dökülme sırasında endişelenmeyin, zira dövmenize birşey olmuyor. Parlak cilt döküldükten sonra altta esas mat tonlar kalıyor.

Biraz da Ruhsel’den bahsedeyim. Tavsiye üzerine kendisine gittim ve adama hayran kaldım. Kesinlikle işini çok iyi biliyor ve hijyene acayip önem veriyor. Bir de çok baba adam ve muhabbeti süper! Herkese de dövme yapmıyor. Karşısındakinin istediği dövme konusunda emin olduğuna kendisinin de kanaat getirmesi gerekiyor. Yani para kazanmanın peşinde değil; güvenilir iş yapmanın derdinde. Stüdyosu çok temiz ve steril. Fiyatları da kalitesine göre uçuk değil. Başka yerlerden de benzer fiyatlar almıştım Ruhsel’e gitmeden önce. Yaptırmayı düşünenlere kesinlikle öneriyorum. İnternet sitesine göz atmak isteyebilirsiniz: www.ruhsel.com. Yeri Taksim’de Mısır Apartmanı’nda.   

Dövmesi olanların mottosu “bir tane yaptıran aynen devam eder”!! Hakikaten de doğruymuş! Daha Ruhsel’in süper rahat dövme koltuğundan kalkarken ikinci ve üçüncü dövmeleri planlamaya başlamıştım bile. Bunda, operasyonun süper rahat geçmesinin etkisi büyük tabii. İnsan beklediği kadar korkulacak birşey olmadığını görünce iyice cesaretleniyor. Sıradaki dövme için sol omzumun üstüne, ortada gül ve iki yanında ters yöne bakan tabancalar düşünüyorum. Evet, doğru bildiniz; Guns N’ Roses!! Üçüncü için de Axl’daki sayısız dövmeden birini sağ pazumun üstüne yaptırabilirim. Bunun için kış aylarını beklemek lazım tabii; her dövmede bir hafta bir hafta-on gün kadar deniz-havuz etkinliklerini ötelemiş oluyorum!

Çok havalıyım çok!!

Ebay’den aldığım ve bir haftadır sabırsızlıkla beklediğim ayakkabılarım nihayet geldi.. Solda fotoğraflarını görüyorsunuz. Evet, biraz renkliler ama anlamı çok büyük! Nike’ın, gelmiş geçmiş en büyük rock grubu Guns N’ Roses’ın yine rock tarihinin bir numaralı albümü olan Appetite For Destruction için ürettiği special edition Dunk SB modeli. Tanıyanlar biliyor ne kadar saplantılı bir şekilde Guns N’ Roses’ın peşinden gittiğimi. Ortalama bir erkeğin çok üstünde de ayakkabı ilgim var. Bunları düşününce, bu ayakkabının peşinden gitmek de pek garip gelmiyordur herhalde!

Albümün kapağındaki tüm renkler ayakkabıda mevcut. Sağ tarafta da albüm kapağını koydum merak edenler için.

Şimdi yine Nike Dunk SB’nin November Rain modelinin peşindeyim. O da muazzam bir ayakkabı! Renkleri daha insaflı: kırmızı, siyah, beyaz.. Altında şarkının klibindeki müthiş havayı hissettiren bir çizim de var.  Fevkaladenin fevkinde bir ayakkabı bu da.

   Solda resmi var bu modelin de. Nike’ın ürettiği bu iki ayakkabıyı bulmak nisbeten kolay. Esas, Converse Axl’ı bulmam lazım. Converse, Axl için özel olarak üretmişti bu modeli. Axl da “Estranged”ın klibinde giydi. Sonrasında da epey ayağından çıkarmadı. Beyaz klasik Converse basketbol ayakkabısı. Dilinde kocaman “Axl” yazısı var. Bunlar zamanında çok sınırlı olarak üretildi ve bugün bulmak pek mümkün değil. Arayışlarım sürüyor. İnternetin altını üstüne getiriyorum; elbet bir gün bulacağım! Gerekirse giyilmiş olacak; ama bulacağım. Gerekirse 1000 dolar ödeyeceğim; ama bulacağım.

O zaman üçleme tamamlanmış olacak ve ruhumu huzur içinde teslim edebileceğim! Converse Axl’ın bizzat Axl’ın ayağındayken çekilmiş fotosu yanda. Kimdedir acaba bu kutsal emanetler??!

Bulup getirene çok ciddi ödül var!!

Geliyorlar, hissediyorum!!

Kim mi??!!! Gerçekten soruyorsanız, beni yakından tanımıyorsunuz demektir! Guns N’ Roses tabii. Önceki postlarımda grubun Latin Amerika konserlerinden bazılarını yazmıştım. Latin Amerika, baharın bitmesiyle sona erdi. Sıra geldi Avrupa’ya..

Avrupa tarihleri teker teker açıklanmaya başladı. İskandinavya’dan başladılar bile. Oradan Rusya’ya geçtiler. Önceki gün St. Petersburg’daydılar; bugün Moskova. 12 Haziran Norje (İsveç), 14 Haziran Aalborg, 27 Ağustos Reading, 29 Ağustos Leeds, 4 Eylül Roma, 5 Eylül Lombardia (İtalya), 8 Eylül Zürih, 16 Eylül Cenevre, 3 Ekim Arnhem, 9 Ekim Madrid, 10 Ekim San Sebastian ve 14 Ekim Badalona şu an belli olan tarihler.

Peki nereden çıkarıyorum Türkiye’ye geleceklerini?! Geçenlerde, yabancı sermayeli plak şirketlerinden birinde üst-düzey görevde bir tanıdığım Türkiye’den bir organizatörün bir festival için Guns N’  Roses ile görüştüğü haberinin geldiğini söyledi. Bu yaz Türkiye’de Guns N’ Roses’u çıkarabilecek tek festival malum Sonisphere.

Haberin geldiği tarihte, Sonisphere’in tüm programı doluydu. Cumartesi gecesi için uzun zamandır açıklanmayan grup, Anathema olarak açıklanmıştı. O yüzden bu habere dedikodu gözüyle baktım, pek kaale almadım. Ama n’oldu?? Yoğun tepkiler üzerine organizasyon Anathema’yı çıkardı ve Cumartesi headliner’ın yerine TBC (to be confirmed) yazdı. Bir de eklediler: “Program değişecek, 48 saat içinde kesin programı açıklayacağız!”

Bu iki olay üst üste binince bende soru işaretleri ve umut hiç olmadığı kadar güçlü bir şekilde uyandı. Şu an aklımda sadece bu var ve düşündükçe bütün bedenim titriyor. Olur mu gerçekten??!! Olursa müthiş olur; süper olur; harika olur!!! 

Gerçi elimdeki Sonisphere kombine biletini satmak için söz vermiştim bir arkadaşıma (malum kombineler hemen tükendi ve karaborsa şu an). Gelirlerse yapacak birşey yok! Hayatımda ilk kez sözümde duramayacağım.. Bir de çok sevdiğim bir arkadaşımın düğünü var o gün. Gelirse mecburen satacağım ama kendi düğünüm bile olsa satardım, tanıyanlar biliyor!

Gelmezlerse de dünyanın sonu değil. Zagreb konser tarihini bekliyorum. Vizesiz, rahat! Eşlik eden birini bulamasam bile atlayıp gideceğim. Özledim, hepsini çok özledim.

Bir başyapıt nasıl doğdu?!

Sweet Child’dan bahsediyorum; tam adıyla Sweet Child O’ Mine. Rock N’ Roll’un en bilinen, rock dinlemeyenlerin bile sevdiği şarkısı. Rock-alternatif çalan barlarda, klüplerde pek revaçta. Gecenin ilerleyen saatlerinde, bünyeler alkolden iyice gaza gelmişken mutlaka çalınıyor. Bence iyi de ediliyor. Gerçekten eğlenceli, insanın kanını kaynatan bir melodisi var.

Benim gözümde tam bir başyapıt. Popüler olması da değiştirmiyor ona olan sevgimi. Şarkıyı bu kadar meşhur yapan, muhteşem intro’su ve o intro ile gelen melodisi. Bunları sadece ben söylemiyorum. Defalarca, “en iyi gitar riff’i”, “en iyi intro”, “en vurucu melodi” gibi başlıklarda anketleri sildi süpürdü.

Neyse efendim, Sweet Child’ın öyküsü hayli ilginç. Şarkı aslında gitarist ısınması olarak doğuyor: Slash (açıklama yapmaya gerek yok herhalde, yaşayan en büyük gitar ustası) ile Steven “Popcorn” Adler (original Guns N’ Roses kadrosunun bateristi) “jam session” (Anadolu’daki aşık atışması gibi birşey bu bilmeyenler için; müzisyenlerin notaya bağlı kalmadan, karşılıklı veya birbirlerine eşlik ederek çalması) yapmaktadırlar. Tam bu sırada, ısınma olsun diye Slash Sweet Child’ın başındaki notaları tekrar tekrar çalar. Burada bir parantez açalım. Aslında, o notaların ısınma notaları olması gayet mantıklı. İşin özünde, gayet basit bir melodi. Ustalık burada işte, basit -anca ısınmada çalınacak- notalardan akılda bu kadar kalıcı bir melodi yaratmakta.

Axl efendimiz o sırada, üst kattadır; takılmaktadır. Kendisi bu melodiyi duyar duymaz, eşekten düşmüş karpuza döner ve merdivenleri üçer beşer atlayarak, Slash’le Steven’ın yanına gelir. Slash’e “bir daha çal koçum” der. O sırada, durumu fark eden Steven da, şarkının bateri ritmini bir anda yazıverir kafasında ve melodiyi çalan Slash’e eşlik etmeye başlar. Axl’ın kafasında şarkı sözleri dökülüverir. Sözler, Axl’ın hayatının iki büyük aşkından biri olan Erin Everly için yazdığı bir şiirin biraz oynanmış halidir ve melodiye cuk oturur (sözler için: http://www.lyrics007.com/Guns%20N’%20Roses%20Lyrics/Sweet%20Child%20O’%20Mine%20Lyrics.html). Burada büyük bir parantez açalım. Erin (sağda ve altta), Axl’ın çok büyük aşkıdır. Evlenmişler ama Axl içip içip Erin’i dövdüğü için hemencecik boşanmışlardır. Axl gibi aşık Erin’i unutabilir mi??! Bugün bile yazdığı şarkı sözleri Erin içindir. Diğer büyük aşk kimdir derseniz, eskilerin ünlü mankeni Stephanie Seymour (solda). Stephanie abla, günümüzde kırk küsür yaşında olmasına rağmen taşötesi bir abladır, saygıyı hak eder!

Şarkıya dönelim. Axl’ın sözleri gerçekten tatlıdır, sevecendir, eğlencelidir. Yalnız uzundur. Biraz kısaltırlar. Bu arada Slash melodi haricinde şarkının can alıcı kısımlarından biri olan ortadaki uzun soloyu ekler. Ne solodur o Allahım! Solonun sonunda birşey yapmak gerekmekte; sözler eklemek gerekmektedir; ama heyhat, Axl tıkanmıştır. “Where do we go” diye ortalıkta dolaşmaktadır. İşte tam bu noktada, grubun o dönemki yapımcısı Mike Clink “olm Axl, niye bunu eklemiyoruz” der ve meşhur “where do we go” cümlesi de şarkıya dahil olur.

Şarkı ortaya çıkmıştır çıkmasına ama hala Axl haricinde şarkıyı ciddiye alan yoktur grupta. Ekip, “bunu filler” yaparız der (hatırlarsınız eskiden 60′lık ve 90′lık kasetler vardı, bunlarda boş yer bırakmak ayıp addedilirdi; “filler” bu boşlukları doldurmak için kullanılan önemsiz şarkılara verilen ad) ve Rock N’ Roll tarihinin en büyük albümü olan “Appetite for Destruction”a dahil eder. Steve Thompson ve Michael Barbiero şarkının miksinde epey zaman harcarlar ve zaten şahane olan şarkı tam bir başyapıta dönüşür. Bundan sonrasını biliyorsunuz zaten. Sweet Child, yazılmasının üstünden yirmiden fazla sene geçmiş olsa da hala tutkuyla sevilen, rock dinlemeyenleri bile kendine hayran bırakan, gerçek bir başyapıt! Böyle bir şarkının bu kadar kolay yazılması, ilhamla gerçek ustalığın doğru bir şekilde buluşmasından başka birşeye bağlı değil!

Bitirmeden Axl, Steven ve Axl haricindekilerin de hakkını teslim edelim. Slash’in notalarına Duff’ın bass ritmi ne kadar yakışıyor! Söylemeden olmaz! Izzy, Slash’ten rol çalmadan ama kendini de ezdirmeden nasıl güzel çalıyor ritmi!

Efendim tekrar dinleyelim, keyfimiz yerine gelsin bayık ofis ortamlarında: http://www.dailymotion.com/video/xlqxw_guns-n-roses-sweet-child-o-mine_music

Albüm Kritiği: Chinese Democracy

Albüm değerlendirmelerimde tabii ki öncelik Guns N’ Roses’ın. Malum Chinese Democracy 15 (kimine göre 17) senedir bekleniyordu 2008′de piyasaya çıktığında. Bir nevi yılan hikayesine dönmüştü ve bizlerin bile inancı kalmamıştı çıkacağına. Şarkılar defalarca nete düştü; turnelerde söylendi. Beklemeye değermiş ama.. Ne nete düştüğü; ne turnelerde söylendiği gibi çıktı piyasaya. Axl gerçekten çalışmış her şarkıyı baştan yaratmış; ince elemiş sık dokumuş.

Aşağıdaki satırları 2008′de albümü orijinal haliyle ilk defa dinlediğimde yazmıştım. Hala geçerliler.

“Önce albüm için duygularımı yazayım dedim:

17 senedir ilk gördüğünde aşık olduğun birini seviyorsun (hatta hiç azalmayan aksine artan şekilde hala tutkulu biçimde aşıksın). İyi anında kötü anında hep o var aklında, duygularında (mutluyken “Sweet Child”, “Paradise City”, “Mr. Brownstone” ile coşmak, terk edildiğinde “Since I don’t have you” veya “November Rain” ile ağlamak, yine terk edilip bunu hazmedemediğinde “I dont care ’bout you” ile kızın arkasından küfretmek, “Knocking on Heaven’s Door”la, “14 Years”la dans etmek, sevdiğin yanındayken veya onu düşünüyorken “Estranged” ve “Don’t cry” ile romantikleşmek, benim gibi hafif ırkçı ve milliyetçiysen “One in a million”‘la gaza gelmek, kendini serseri gibi hissettiğin anlarda “Aint it fun”la, “You could be mine”la, “Nightrain”le kendinden geçmek, “Live and let die”la koymuşum dünyaya demek)..

Aşık olduğun kişi de arada sana ufak tefek paslar veriyor (mesela, The Spaghetti Incident’taki coverlar; “Oh my god”, “Interview with the vampire” gibi filmlerin soundtrackleri, yıllar sonra 2002 MTV VMA’da belirmeleri; 2006 Istanbul konseri; 2004 greatest hits albümü; Live Era 87-93 albümü, Axl’ın her sene Chinese Democracy geliyor lafları filan)..

Ama bi türlü onun da seni sevdiğinden emin olamıyorsun. Sonra bir gün geliyor, aşkına cevap verip ben de seni seviyorum (23 kasım) diyor. O anki duygular, sevinç, gurur. Böyle birşey galiba son bir ayda başıma gelenlerin özeti.

Geçelim albüme. Chinese Democracy (CD) elime geçene kadar dinlemeyeceğim diye söz verdim kendime ama tüm albüm myspace’te yayınlanınca tutamadım kendimi. İki gündür albümü baştan sona, son haliyle defalarca dinledim. Genel olarak çok beğendim, dinledikçe daha da güzel geliyor kulağa. İnsan 17 sene boyunca bu albümü bekleyince beklenti çok büyük oluyor. Bence bu yüzden şu anda albümü, kalitesini, güzelliğini tam olarak anlayamıyoruz. Aradan vakit geçip, heyecan biraz dinince anlaşılacak esas bunlar. Albümde AFD’ye de UYI’lere de ait şeyler buldum ama bu onlardan farklı birşey. Kesinlikle Guns N’ Roses müziğinde yeni bir çağ açılıyor albümle (zaten kadronun neredeyse tamamı değişmiş, bu gayet doğal).

Chinese Democracy: Bence çıkış parçası olmayı hak ediyor. Herhalde ben albümü çıkarıyor olsam onunla yapardım açılışı. Baştaki ses,-yankılar epey gaz veriyor. Onların arkasından gelen gitar ve Axl’ın Welcome to the Jungle’a benzer sesi insanı hem geçmişe götürüyor hem de albümü ilk kez bu parçadan dinleyeni içine çekiyor. Bu açıdan, gayet mantıklı bir çıkış şarkısı seçimi olmuş. Sololar gayet güzel. 10 üstünden 9.

Shackler’s Revenge: Efektleri biraz fazla sentetik buldum. Chinese Democracy’nin albüme getirdiği tempoyu koruyor. Rock Band II’ye yakışır bi şarkı. Solo kısa ama Slash’in yarattığı sonic havayı hatırlatıyor. 10 üstünden 8.5.

Better: Önce notumu vereyim: 10 üstünden 10. Şu ana kadar albümde en beğendiğim, en çok dinlediğim parça. Sözleri başta klasik kalbi kırık Axl tarzını hatırlatıyor. Temponun nakarata doğru yükselmesi çok güzel geliyor kulağa. Axl’ın sesi parça boyunca başka bir güzel çınlıyor. Sololar şahane. Hatta bir yerde ufak Turkish ezgiler taşıyor gibi (Kurban’ın ilk albümündeki sound ve soloları andırdığı bölümü kast ediyorum). Axl’ın “All that I wanted was” diye bağırırken arkasından gelen solo özellikle çok güzel.

Street of Dreams: Adına ısınamadım, hafiften girl band şarkılarını hatırlatıyor. Girişteki piyano ve Axl’ın sesinin tonu çok başarılı. Şarkıda UYI dönemi havası var biraz. Arkada yaylıların çalması şarkıya güzellik katmış. 10 üstünden 8.5.

If the World: Çok dikkat çekmeyecek gibi duran bi şarkı. Sadece Axl’ın sesi kurtarıyor şarkıyı. Başka biri söylese tekrar dinlemezdim heralde. 10 üstünden 7. (O gün yazdıklarımla ters düşüyorum burada. Şarkı 10 üstünden 9.5 bence. Müthiş, müthiş! Dinledikçe anlaşılıyor güzelliği. Tam Body of Lies’ın soundtrack’inde olacak bir şarkı. Müthiç bi sçim olmuş.)

There Was a Time: Albümdeki başyapıtlardan biri. Sözler etkileyici. Yanlış duymuyorsam, bunda da arkada yaylılar var. Axl, bu sefer yaylıları epey kullanmış. Bence rock enstrümanlarıyla yaylılar birbirlerine çok yakışıyor. Şarkının soundunu modernleştirmiş. Solonun ritmi düşük ama parçaya yakışan hisli bi solo bence. Axl’ın vokali her zamanki gibi şahane. 10 üstünden 9.

Catcher in the Rye: Bence bu şarkı için fazla bi şey söylemeye gerek yok. Axl’ın şarkılara semboller katması (Civil War, Madagascar, vs) iyice zirve yapmış. Gerçi bundaki durum Civil War ve Madagascar’a nazaran çok daha bariz, Salinger ve oradan John Lennon anımsatması. Sololar biraz melodinin altında kalmış gibi, biraz daha belirgin, vurucu olabilirlerdi. 10 üstünden 9.

Scraped: Biraz fazla endüstriyel rock olmuş gibi. Axl’ın “do you try to stop us now” diye bağırması çok hoşuma gidiyor. Galiba bu bölüm ilk çıkan Chinese Democracy promolarında kullanılmıştı. Genel olarak güzel bi şarkı. 10 üstünden 8.5.

Sorry: İnsanın canı sıkkınken arayacağı bi şarkı. Axl’ın ciyaklamadan söylediği şarkılarda farklı bi tat oluyor. Yeni “Don’t cry” olamaz ama onun izinden gayet iyi gidiyor. Solo hafif blues sololarını andırıyor, çok güzel. “I’m sorry for you, not sorry me” derken Slash’a laf mı sokuyor diye düşünüyorum. Hani “sen bastın gittin, iyi-kötü grupların oldu, yaptın birşeyler; ama bak ben seneler sonra dönüyorum, ortalık yıkılıyor”. 10 üstünden 9.

Riad N’ the Bedouins: Çok ısınamadım bu şarkıya. Fazla sentetik. 10 üstünden 8.

IRS: Axl’ın girişteki sesi insanı şarkıya çekiyor. Sololar etkileyici. Ön plana çıkacak şarkılardan biri gibi duruyor. 10 üstünden 9.

Madagascar: Albümde Better’dan sonra en sevdiğim şarkı. Sözleri çok etkileyici, vurucu. Biri Axl’ın kalbini sağlam kırmış. Girişteki kilise orgu benzeri klavye insanın tüylerini diken diken ediyor. Konserlerde bu şarkıyı çalarken ekranda Meryem-İsa görüntüleri vermeleriyle beraber düşünülünce insan garip bir şekilde irkiliyor. Yeni kadroyla ilk defa public şekilde ortaya atılan şarkı olduğundan da bende yeri çok ayrı bi şarkı. Yalnız, ne yalan söyleyeyim, benim bu şarkıdan beklentim çok daha yüksekti. Konser performanslarını dinleyince, daha sert yaparlar düzenlemeleri diye düşündüm. Girişteki orgdan sonra giren sound hafif MIDI kalitesinde. Yine de notum 10 üstünden 9.5

This I Love: 80lerin sıkı rock baladlarını andırıyor. Hafiften bi Evanescence havası da var sanki. Pek, benim tarzım değil ama insanın bunalımdayken kesinlikle dinlemek isteyeceği bi şarkıya benziyor. Bugüne kadarki tüm Guns şarkılarını düşündüm, hiçbirine benzetemedim. Axl’ın üstünlüğü de burada. Adam yepyeni birşeyi, özellikle 17 sene sessiz kaldıktan sonra denemekten korkmamış. Notum 10 üstünden 9.

Prostitute: Girişini ilk duyduğumda, bir filmin bitişinde kullanılabilecek bi soundtrack diye düşündüm. Güzel bir film izlemişsindir. Tam bitmiş, salondan çıkacakken ekranda cast akar, güzel film izlemenin mutluluğuyla kim kimmiş diye durur bakarsın. O an çalan soundtrackler geliyor insanın aklına. Melodisi garip bir huzur veriyor. 10 üstünden 9.

Genel olarak benim albüme notum 10 üstünden 9.5. Eski kadronun eksikliğini hissettim mi diye düşününce; özellikle Duff’ın eksikliğini hissettim. Bass’lar genel olarak daha kuvvetli olabilirdi. Bazı şarkılarda bass’ı duymak için özel çaba gerekiyor. Klasik, en çok Slash’in eksikliğinden bahsedilecek ama bence çok fark edilmiyor. Kabul, Slash olsaydı sound farklı olurdu; ama bu sound da gayet iyi. Ayrıca, sololar da genel olarak ortalamanın çok üstünde.

Panama müzisyen gördü!

Guns’tan haberler devam ediyor. Dün gece Panama’daydılar. Bu GN’R ve Panama tarihi için bir ilkti. Güney Amerika turnesinin diğer ayakları gibi, bu konser de müthiş geçti. Konserle ilgili beni özellikle mutlu eden, grubun adeta bir önceki turne post’umda söylediklerimi dikkate alıp “If the world”ü çalmış olması. Konserin setlisti şöyleydi:

  • Chinese Democracy
  • Welcome To The Jungle
  • It’s So Easy
  • Mr. Brownstone
  • Better
  • If The World
    Richard solo
  • Live And Let Die
  • This I Love
  • Rocket Queen
    Dizzy solo
  • Street Of Dreams
  • You Could Be Mine
    D.J. Ashba solo
  • Sweet Child O’ Mine
    Band jam (Another Brick In The Wall)
    Axl piano solo
  • November Rain
    Ron solo
  • Knockin’ On Heaven’s Door
  • Paradise City
    - Rappel -
  • Madagascar
    Band jam
  • Patience
    Band jam
  • Nightrain

Bence konserin açılışı mükemmel olmuş. “Chinese Democracy”, “Welcome to the Jungle”, “It’s So Easy”, “Mr. Brownstone” ve “Better” gibi hakikaten tempolu şarkılarla kalabalığı gaza getirip avuçlarının içine almışlar. Açılıştan sonra tempoyu bir artırıp bir azaltmışlar. Sonda da aynı taktikle önce “Patience”la yorulan bünyeleri sakinleştirmiş ve sonunda “Nightrain” vurucu darbesiyle herkesi mutluluktan bitirmişler.

Gönül bu setlist’te “Estranged”ı da görmek isterdi. Gerçi eksikliğini anlıyorum. Tam bir başyapıt; ama gerek uzunluğu (dokuz küsür dakika) gerekse yoğun müzikal yapısı nedeniyle, özellikle tempolu geçen Güney Amerika ve Japonya turneleri için pek uygun düşmüyor.

Setlist, bence, hem grubun Chinese Democracy albümünü promote etmesi hem de kalabalığı yeni şarkılarla boğmayıp, istedikleri-bekledikleri 20 yıllık şaheser-klasikleri onlara vermesi açısından mükemmel olmuş!

Bir sonraki konser bu gece San Jose, Kosta Rika’da. Kosta Rika’da bile GN’R'ı stada çekecek bir kalabalık varken; Türkiye’de olmaması gerçekten çok sinir bozucu!

Axl November Rain için piyanonun başında!

Onu anlayabiliyorum!

Johanna Watson isimli bi Guns ve özellikle Axl hayranı, geçen ay verdikleri Şili konserinden sonra Guns ve Axl için bu satırları yazmış.. İlk alıntımı kendisinden yapıyorum; ama alıntı yapılmayacak gibi değil.. Burada olsa, seni sonuna kadar anlıyorum Johanna deyip, temiz alnından öperdim:)) Hemen hemen aynı yaşlardayız; karşıma onun gibi bir kadın çıksa, başka bişey daha istemem herhalde!

“17 years ago, I was 12 years old.

17 years ago, I went to my first concert: Guns n’ Roses

…last night, I relived my history and understood the root of my essence. I was able to listen to the songs once again and see the person who had marked the beginning of my musical taste for Rock. I have once again met with W. Axl Rose.

Even now, early in the morning, it hasn’t hit me yet that I was that close. I was close enough to smell him, define the color of his eyes, see the skin of his perfectly shaved face, and on his arms, the tattoos that I once drew in my school notebooks during my childhood.

But the image were real: my first rock hero would appear every second in front of me, singing the way he would always do and repeating those gestures on stage that many had recognized and were profoundly grateful for.

The concert began at 12:30 am (3 hours late). The rock singer sang classic tunes from the original band and the tunes from his new album (I didn’t think people would chant to them as much), however, the atmosphere got really crazy for the classics:

Welcome to the Jungle, It’s so easy, Patience, Live and let die, Knocking on heaven’s door, You could be mine, Mr. Brownstone, Sweet child o’mine and November Rain , which took me from euphoria to the other side of the emotions: I went back to my youth, I saw myself buying cassettes and sticking a poster on the wall in my room. I saw myself recording that video clip on VHS and most of the things that appeared on TV about Guns n’ Roses. I saw hundreds of memories passing before my eyes and, yes, I also got thrilled when I saw Axl seated at the piano, with a look so different from the Axl I remembered: Axl is old and that’s evident. It was a mix of sadness and intense emotion. I have to admit, with a bit of shame that I cried. But I really cried, with tears and all. (I tried to refrain myself as much as I could).

Anyway I really thanked this concert. I was not prepared to see all the things I saw last night. I left behind the fact he is fat and old or the sound problems during the show. It was more than that. It was more than my heart could endure.

Now I understand why they did not play Don’t Cry: I had to play it myself.”

Guns N\’ Roses Chile 2010

Acı Kaybım!

Ömer hatırlattı, bana da çakma vesilesi doğdu.. Gerçi adam askerde, askerin arkasından atılıp tutulmaz ama anlatılmayacak gibi de değil.. Seneler evvel (96′ydı galiba), Mustafa (namı-ı diğer Socrates) insanına Appetite For Destruction kasedimi ödünç vermiştim. Çekip geri verecekti. O senelerde özellikle yabancı kasetler hem pahalı olduklarından, hem de pek bulunmadıklarından stereo teyplerde çoğaltılırlardı. Yan yana iki kaset çalara albüm ve boş kaset konur kayıt tuşuna basılırdı.

Mustafa kişisi de böyle yapacağını beyan ederek aldı kasetimi. Sonra araya okulların kapanması, yaz tatili falan girdi. Dönüşte sordum adama kasedim nerede diye. Önce bi-iki gün bulamadı, sonra unuttu falan. Neyse, bi ay böyle gidip geldikten sonra ağzından baklayı çıkardı: eve gelen temizlikçi kızlar (ki iki genç kız olduklarını iddia eder hala, bir nevi ekip yani) almış Appetite For Destruction’ı. 1996′nın Antalyası, iki temizlikçi kız Appetite For Destruction dinliyor. Tabii gözlerim yaşardı, Guns’nı bu kadar kitle grubu olmasında, halkın tüm katmanlarınca sevilmesinde, yayılmasında farkında olmadan da katkım olmuştu.

Neyse, oğlum Mustafa yediysen yedin kasedi. Sana helal olsun, hoş olsun; ama neredeyse 30 yaşımıza geldik hala neden aynı yalanı söylüyorsun!

Guns N’ Roses aşkı nasıl/ne zaman başladı?!

Çok net hatırlıyorum. Sene 1993, henüz 12 yaşındayım (aslında geç kalmışım).. Guns’ın Appetite For Destrcution ile dünyayı sallayıp, hafif yörüngesinden oynattığı yılların devamı. Arada GNR Lies filan çıkmış. Zaman gelmiş Use Your Illusion I ve Use Your Illusion II’nin art arda yayınlanmasına.

Ben o zamana kadar rapçi geçiniyorum. Antalya’da kapalı spor salonunun yanında (Ata ve Ömer’e selam!) rap yapan gençlerin takılıp dans ettikleri bi yer var. Buraya takılmak ve şalvardan öte bol pantalonlar giymek acayip havalı. Neyse ben de salak gibi bunların peşinden koşuyorum.

Ama bir gün dünyam değişiyor. Blue Jean’e rakip olarak Walkman diye bi müzik dergisi başlıyor satmaya. BJ’ne ciddi rakip olabilmek için de her sayısında o dönemin popüler şarkının Türk cover’larının olduğu kasetler (kaset!) veriyor. İlk sayıda, Knocking on Heaven’s Door’un cover’ı var. Bunu ikinci sayıda November Rain izliyor. Berbat cover’lar olmalarına rağmen vuruluyorum ikisine de bunu söyleyen kim; bu şarkıların orijinali nedir hemen araştırmaya koyuluyorum. O zamanın imkansızlıklarına (bugün gibi mp3 streaming ne gezer; kaset hele, o dönemin Antalya’sında orijinal yabancı kaset bulmak!!) rağmen bi anda bütün diskografinin sahibi oluyorum.

Her kaset defalarca dinleniyor, dinlenildikçe daha çok seviliyor. Ama farkında değilim, benim grupla tanışmam, aslında grubun uzunca sürecek uykuya yatmasıyla eş zamanlı oluyor. Maalesef Axl’ın egosunun, özellikle Slash, diğer elemanların egolarıyla çarpışması sonucu birbiri ardına ayrılmalar oluyor.

Cover’lardan oluşan The Spaghetti Incident albümünden sonra uzunca süre ses çıkmıyor. Arada, tabii, toplama albüm olayı oluyor ama yeni icraat olmaması beni bunalıma sokuyor.

Gün geliyor Axl’ın yepyeni elemanlarla 2002 MTV Music ödüllerinde arz-ı endam etmesine. Axl, programda sunucuya “Yeni albüm geliyor, yolda” falan diyor. Tekrar umutlanıyorum. Tabii bu arada, aradan geçen yıllar Axl’ıma kilo olarak, ses kaybı olarak dönmüş. İnanılmaz kötü eleştiriler oluyor Amerika’da. “Axl bitti, olmaz artık” deniyor. Axl bu, vazgeçer mi??!! Bunları takar mı??!!

Albüm (Chinese Democracy) çalışmaları alttan alttan devam ediyor. Şarkılar internete düşüyor ama kalite hayal kırıklığı yaratıyor.

Tarih geliyor Haziran 2006′ya. Bi Cuma akşamı, kızarkadaşım ve onun bi arkadaşıyla Asmalı’da geyik-bira yaparken telefonum çalıyor ve Eren “Keskinim, organizatör şirketten bi arkadaşımdan sağlam bi haber aldım, geliyorlar diyor”. Daha “kim geliyor” diye sormadan anlıyorum kimin geldiğini ve kızarkadaşıma yaslanarak oturduğum yerden düşmekten kurtuluyorum. Biletler satışa çıkar çıkmaz alıyorum; daha doğrusu aldığımı sanıyorum çünkü Tickettürk kitleniyor mal gibi. Defalarca arıyorum firmayı ve en sonunda alabildiğime emin oluyorum. Derin bir ohhh!

Neyse 12 Temmuz 2006 geliyor. İşten yarın gün izin alınıyor; ki aldığım ilk izindir. Kapılar açılır açılmaz içeri giriyorum. Klasik Axl. 21.30 konseri 23.30′da başlıyor. Seyirci gecikmeden dolayı gergin ama Welcome to the Jungle introsu çalmaya başlayıp, Axl’ın o şarkıdaki meşhur çığlığı duyulunca herkes iki gün zeytinyağında bekletilmiş et gibi yumuşuyor. Hayatımın en güzel anları o gece orada öylece geçip gidiveriyor.

Aradan iki sene geçiyor ve albüm artık geliyor dedikoduları ayyuka çıkıyor. Hatta, bizzat Axl’ın ağzından resmi açıklama geliyor: Kasım 2008. Deliye dönüyorum. Albümü Türkiye’de satın alan ikinci kişi oluyorum. Görüyorum ki albüm nete sızan şarkılardan bin kat iyi. Axl her şarkıyla tek tek uğraşmış. Ses ve teknik kalite üst düzeyde. Her şarkıda en 3-4 gitar var. Sololar birbirini izliyor. GNRTurkey.net’ten Oğuz Abimle ve Ekin’le kolları sıvıyıp albümü kutlamak için parti veriyoruz. Beklediğimizden güzel geçiyor.

2009′un sonlarına geliyoruz ve Chinese Democracy World Tour başlıyor. Önce Japonya ve Kore’yi sallıyorlar. GNR tarihinin en uzun konseri veriliyor. Biletler çıkar çıkmaz bitiyor. Sonra Kanada’ya sıra geliyor. Şimdiyse Güney Amerika Guns’a doyuyor. Her konserde stadlar dolu, ortalık yıkılıyor.

Avrupa için de birkaç tarih açıklanıyor. Finlandiya, Danimarka, Reading ve Leeds (İngiltere) şu ana kadar kesinleşenler. Rusya, Hırvatistan dedikoduları da dolaşıyor. Türkiye’ye adım adım yaklaşıyorlar ve ben gittikçe heyecanlanıyorum!