Archive for Müzik

Olmayacak iş!

TRT Eurovision adayını her sene daha geç açıklar oldu.. Geçen sene yılbaşı sabahı öğrenmiştik Yüksek Sadakati, bu sene yılbaşı geldi daha temsilcimiz belli değil. Şarkıların Mart gibi teslim edildiğini düşünürsek, seçilecek kişi/gruba şarkısını hazırlamak için adam gibi vakit kalmıyor.

Neyse, konum bu değil. Kıraç TRT’nin kendisine teklif yaptığını ve bu teklifi değerlendirdiğini açıklamış. Uzun uzun yazmayacağım bu sefer.. Olmaz öyle şey!

Küçükçiftlik Parkı

Bu seneki konserleri listelerken dank etti kafama. Küçükçiftlik Parkı nihayet rüştünü ispat etti ve orta çapta konserlere evsahipliği yapacak yeni bir mekanımız oldu. Kuruçeşme Arena’ya rakip çıktı afili.

“Küçükçiftlik 2009′dan beri açık, bir sürü de konser yapılda orada; yeni mi geldi aklına” diyeceksiniz.. Haklısınız da bir miktar. Yalnız, Küçükçiftlik 5.000-7.000 bandı konserlerine evsahipliği yapmıştı hep. Mekandaki lunapark, daha büyük kalabalıkları ağırlamasına engel oluyordu. İşin özeti, gelip geçici, kısa süreli çözüm gibi duruyordu.

Bu sene lunapark kaldırıldı ve mekanda tadilata gidildi. Kapasite, mekan sahibinin iddiasına göre, 17.000′e çıkarıldı ve ciddi bir sahne yatırımı yapıldı.

Durum böyle olunca, bu sene Roxette, Epica, Children of Bodom, Deep Purple, Joe Cocker, James Blunt gibi büyük konserleri ve Freshtival, Sonisphere ve Godskitchen gibi festivalleri aldı.

Yalnız burada ciddi bir parantez açmak lazım. Yukarıdaki konser ve festivallerin biri hariç hepsi için gerçekten de ideal mekan olarak duruyor Küçükçiftlik Parkı. Fakat Sonisphere’i kaldırabilirler mi bilemiyorum. Malum, Sonisphere tek bir günde Iron Maiden, Alice Cooper, Mastodon, In Flames ve Slipknot’ı ağırlıyor olacak. 

Mekan sahipleri, Sonisphere’e sorunsuz evsahipliği yapabileceklerini, bunun için otoparkı iptal edip alanı iyice genişleteceklerini söylüyorlar. Bence yeterli olmayacaktır. Zira, Iron Maiden çok uzun zamandır bekleniyor ve fanları çok heyecanlı. Konsere çok büyük bir talep olacağını düşünüyorum. Bunun haricinde metal konseri, öncesi ve sonrası ile, epey hareketli olur. Gerçi, Purple Concerts sürümden kazanmak yerine, kaliteli ve sınırlı bir kalabalığı toplamak istiyor orada. Bilet fiyatının, Türkiye piyasasının üstünde bir rakam olan 145 lira olarak belirlenmesini buna yormak gerekir herhalde.

Burada aslında Mehmet Tez’in önerisi gayet mantıklı bence. “Purple Concerts’ın yapacağı Bon Jovi konseri Küçükçiftlik’te; Sonisphere Türk Telekom Arena’da olsun” diyor. Bence cuk oturur böyle olursa. Bon Jovi’ye çok abartılı bir talep olacağını sanmıyorum. Bon Jovi fanları saydırmaya başlamasın hemen. Ben de çok seviyorum Bon Jovi’yi ve çıktığı gün biletimi aldım. Özlemle bekleyenlerdenim ben de; ama beni gibi insanların artık çok kalabalık olmadığını düşünüyorum. Umarım dediğim gibi çıkmaz, fakat bence Bon Jovi bugün Türkiye’de stadyum dolduramaz. Halbuki Sonisphere kadrosu, bir gün sürse de, stadı doldurur ve mekanın hakkını verir. 

Neyse, sonuçta Küçükçiftlik Parkı’nın bir suçu yok bu seçimde. “En iyi şekilde Sonisphere’i burada yaparız” diyorlar ve umarım haklı çıkarlar. Günün sonunda elimizde yepyeni bir açıkhava konser mekanı alternatifimiz var. Burayla yarışabilecek mekan olan Kuruçeşme Arena’dan çok daha üstün hem de. Arena’nın buradan tek artısı manzarası. Manzaraya takılacak adam konsere gelmesin zaten; gitsin Boğaz’da takılsın. Küçükçiftlik, yapılan yatırımla böyle organizasyonları karşılayabilecek ciddi bir teknik donanım ve sahneye sahip oldu. Bu özellikleriyle Arena’nın çok önünde!

Müziğe yatırım yapan, yepyeni şarkıcıları ve grupları dinlememizi sağlayan herkese; organizatöründen mekan sahibine kadar herkese milyonlarca teşekkürler.

Originally posted 2011-04-07 16:13:20. Republished by Blog Post Promoter

Bu sene Eurovision’u kim kazanır?!

Yazarınızdan büyük hizmet! Senelerdir büyük bir şevkle ve ne yapıyor olursam olayım takip ediyorum Eurovision’u . Hatta geçen sene, Bozcaada sezonunun ilk gecesinde rakı masasında gayet çakırkeyf haldeyken bile, kalkıp kalkıp komşu kahvehandeki televizyondan oylamayı izlemişliğim bile var. Bilmem, belki de Bülend Özveren’in yerinde gözüm vardır da ben bilmiyorumdur şu an!

Neyse efendim, bu seneki Eurovision adayı şarkıları dinledim ve kazanabilecek şarkıları aşağıda değerlendiriyorum. Belli bir galibi şimdiden ilan etmeden “kazanabilecek” demek daha doğru; çünkü bence bu sene Turkcell Super Lig’de olduğu gibi ciddi bir zirve yarışı olacağa benziyor. Aradan, geçen sene Norveç’in koptuğu gibi kopup giden olmayacak; ama beş şarkı, oylamada son birkaç ülkeye kadar atbaşı gidecekler. Hangi ülkeler bunlar: Almanya, Azerbaycan, İsrail, Romanya ve Yunanistan. Bunlara Türkiye ve Ermenistan’ı da katıp ilk yedi içinde yer alacağını düşündüğüm ülkelerin şarkıları hakkında düşündüklerimi aşağıda özetliyorum. Bu arada, bu değerlendirmeler yeteneğin politikaya kurban gitmeyeceği varsayımına dayanıyor. Komşu dayanışmaları veya Azerbaycan’ın siyaseten Avrupa’da yalnız kalmasını dikkate almadan yazıyorum.

* Türkiye’den başlayalım. Manga gayet doğru bir seçimdi bence. Özellikle rock enstrümanları ile turntable’ı birleştirip, popüler ve dikkat çekici bir müzik yapan grup, Eurovision kitlesinin sıkıldığı “Türkiye, hafif oryantal sound’lar katarak, güneyde turist eğlendirecek müziklerle Eurovision’a katılır” imajını yıkacaktı. Nitekim şarkı da o yönde hazırlandı; ama “You could be the same”de birşey eksik. Nakarat belli değil, tek dinlemede koparmıyor (ki bu büyük bir eksiklik; çünkü çoğu insan şarkıları o gece ilk ve tek kez dinleyip oy verecek). Gerçi yeni düzenlemelerle (müzisyen diliyle aranjman) şarkı tempo kazanmışa benziyor. Yarışma tarihine kadar daha güzel bir hale gelebilir umudu doğuruyor. Grubun basçısı Cem housewarming partime katılmış olsa da kıyak yapamıyorum ve maalesef notum kötü. Bence şarkı şu anki haliyle yarışmayı kazanacağa benzemiyor. İlk beşi zorlayacaktır; ilk yedi ise garanti.

http://www.dailymotion.com/video/xcg0r3_manga-eurovision-2010-we-could-be-t_shortfilms

* Almanya benim Romanya ile en büyük iki favorimden biri. Şarkının adı “Satellite”; Lena Meyer-Landrut adında gayet esmer ve gayet şeker bir kız söylüyor. Almanca bilmiyorum ama sanki çift soyadı var gibi: Meyer-Landrut! Pek şansımız yok gibi görünüyor.. Off, benim bu kadın vokal fetişim ne olacak böyle! Neyse şarkıya dönelim. Bence Almanya bu sene çok ciddi bir aday. Şarkı gayet güzel, kız cici, İngilizce söylemiş ve İngilizcesi çok net. Şarkı sözleri de kız kadar şirin. Müziği gayet hareketli ve eğlenceli. Bana biraz kız vokalli brit-pop gruplarının hareketli dans ritimlerini hatırlattı; daha net olayım, bariz esmer Ting Tings havası var. Eğlenceli (fun-rock) çaldığım gecelerde kesinlikle çalmayı isteyeceğim türden bir şarkı. Bateriyi biraz daha ön plana çıkarsalar, çok daha ritimli bir parça olurmuş. Gerçi belli olmaz, düzenlemelerde oynarken akıllarına gelir belki. Özetle, Almanya bu sene turnayı gözünden vurmuş gibi duruyor. İyi bir sahne ile şansları çok yüksek.

http://www.dailymotion.com/video/xck7sx_esc-2010-germany-almanya-lena-meyer_music

* Gelelim Romanya’ya. Bence en büyük iki favoriden biri. Şarkının adı “Playing with Fire”. Paula Seling ve Ovi diye bir ikili tarafından icra edilmiş. Şarkıya geçmeden, sahneleri gayet ilgi çekici. Duble piyano çalarak şarkıyı söylüyorlar. Duble piyano nedir diyenler bir zahmet aşağıdaki videoya iki dakikalarını ayıracaklar. Şarkı, Alman rakibi gibi İngilizce. Zaten sağlam bir baladınız yoksa, neden ülkenizin dilinde katılırsınız; anlamam hiç. Çiftimiz gayet eğlenceliler; şarkı da iyi bir başlangıçla sizi içine alan bir ritme sahip. Çiftin İngilizcesi temiz ve sorunsuz. Birbirlerine atışarak şarkıyı söylemeleri güzel bir görüntü veriyor. Şansı büyük bu şarkının da.

http://www.dailymotion.com/video/xchlxj_esc-2010-romania-romanya-paula-ovi_music

* Sırada soydaşımız Azerbaycan var. Bu ülke geçen sene de beklenmedik bir çıkış yaparak üçüncülük elde etmişti. Bu seneki şarkılarının adı “Drip Drop”. Safura adında bir kızcağız söylüyor. Kızcağız dediğime bakmayın, müthiş bir sesi var. Su gibi berrak! Christine Aguilera filan onun yanında halt etmiş. İngilizcesi de gayet iyi. Şarkı bir balad; ama hip-hop tatları da taşıyor kimi yerinde. Bana birşeyler hatırlatıyor ama ne hatırlattığını henüz hatırlayamadım. Böyle derinden “deja vu” bir durum. Neyse, iki favorim var dedim ama bence Azerbaycan’ın şansı Almanya ve Romanya’nınkinden düşük değil. Özellikle, bu sene oy veren kitle daha bi balad modundaysa, bu iki ülkenin de önüne geçecektir. Sırbıstan’ın sağlam baladlarla bir birincilik, bir de ikincilik aldığı düşünülürse; Azerbaycan’ın bu sene kazanması benim için sürpriz olmayacaktır.

http://www.dailymotion.com/video/xcmoo2_esc-2010-azerbaijan-azerbaycan-safu_music

* Gelelim komşumuza: Yunanistan! Yunanistan bu sene çok iddialı bir şarkıyla katılıyor yarışmaya. Adı Opa. George Alkeos and Friends dillendiriyor şarkıyı. Helena Paparizou ile kazandıkları senenin (2005) formülünü aynen kopyalamışlar bu şarkıya. Gayet oynak bir ritim, daha açılışta vuruyor şarkı insanı. Bol bol kemençe ve bizim Karadeniz şarkılarımızdan tanıdık gelen havalar. Şarkı çok eğlenceli ve bence tam bir Rum meyhanesi şarkısı. Tam Levendiz’lik. Şarkının Yunanca olması dezavantaj ama hareketli ritmi; oynak ötesi olması ilgiyi sözlerden müziğe yönlendiriyor ve bu sorun dezavantaj olmaktan kalkıyor. Bence bir aklıevvel mutlaka çıkıp Türkçe sözlerle bu şarkıyı söyleyecektir. Bir kısım Avrupalı şarkının oynaklığını severek oy verecektir; ama yukarıda dediğim gibi Avrupalı bu numaradan sıkıldı artık. O yüzden Yunanistan’ın şansını Almanya, Azerbaycan ve Romanya kadar yüksek görmüyorum. Yine de belli olmaz! Ufak tefek siyasi yaklaşımlarla bakarsınız Yunanistan bile kazanabilir.

http://www.dailymotion.com/video/xcypp9_giorgos-alkaios-friends-opa-greece_music

* Sıra İsrail’de. İsrail bu sene ”Milim” isimli bir baladla katılıyor. Şarkıyı Harel Skaat isimli bir genç söylüyor. Şarkı İbranice; ama bence bu sefer dil sorun değil. Sonuçta, baladlarda yöresel dil, şarkıyı daha gizemli ve çekici bir hale getiriyor. Hele bir de vokal iyiyse şarkıya tüyleri diken diken eden uhrevi bir hava geliyor. Bakınız Sırbıstan’ın 2004′te Türkiye’de ikinciliği elde eden şarkısı ”Lane Moje” (http://www.dailymotion.com/video/x1bymq_eurovision-song-contest-2004-serbia_music); bence Eurovision’a böyle şarkı gelmedi, o nasıl melodidir insanın içine doğrudan işler. Bakınız yine Sırbistan’ın bu sefer 2007′de birinciğiliği elde eden şarkısı “Molitva” (http://www.dailymotion.com/video/x1yr6j_eurovision-2007-winner-serbia_music). İsrail’in şarkısı ”Lane Moje” ve “Molitva” kadar iyi olmasa da onların izinden gidiyor. Bence ilk beşi rahatlıkla zorlayacaktır.

http://www.dailymotion.com/video/xclcqo_esc-2010-israel-ysrail-harel-skaat_music

*    Ermenistan’la kapatalım yazıyı. Ermenistan, Azerbaycan’la beraber Eurovision’un son iki senedir sürpriz çıkış yapan ülkesi. Bu seneki şarkılarından çok şey bekliyorlar. “Apricot Stone” şarkının adı. Eva Rivas adında pek nadide bir hanım kızımız söylüyor. Sesi Norah Jones’u; tipi Melis Sökmen’i andırıyor. Şarkı İngilizce ve vokalimizin İngilizcesi temiz. Şarkı gayet naif, yumuşak. Nakarat kısmında insanı çekiyor. Sevimli bir şarkı ama Almanya, Azerbaycan ve Romanya şeytan üçlüsünü devirecek gibi görünmüyor. Gerçi belli olmaz, burası Eurovision; Azerbaycan’a karşı bir tavır takınılması ihtimalinde Azerbaycan’ın hak ettiği oylar Ermenistan’a kayabilecektir. Şarkının sözleri şirin gibi duruyor; ama hafiften “motherland” filan diyerek laf sokmalar mı var diye düşünmedim değil (http://lyricstranslations.com/eurovision-lyrics/eurovision-2010-armenia-eva-rivas-apricot-stone)! Neyse, bence Ermenistan’ın da, çok güçlü olmasa da, kazanma şansı var.

http://www.dailymotion.com/video/xc8u6n_esc-2010-armenia-ermenistan-eva-riv_music

Originally posted 2010-04-22 15:21:56. Republished by Blog Post Promoter

2011 Yazı Konserleri/Festivalleri – Whitesnake & Judas Priest

Mushie’s Blog, 2011 yazı için müjdelerine devam ediyor. Purple Concerts’tan henüz resmi bir açıklama gelmemiş olsa da, organizatörlerden aldığım habere göre Whitesnake ve Judas Priest’ın, Kazlıçeşme’de Bon Jovi’ye eşlik etmesi kesinleşti. 10 Temmuz tarihinde iki dev sahnede olacak.

Daha geçen senenin ortasında, “Kazlıçeşme Festival olacak, Bon Jovi gelecek” diye yazdığımda, Düşler ve Kabuslar gibi forumlarda benimle dalga geçmeye kalkışan birkaç gerizekalı, bakalım sadece Bon Jovi değil; Whitesnake ve Judas Priest’ın da geldiğini duyunca utanacak mı?!

Neyse kişisel hesabımı, bu yazının konusu etmeyeyim. Her iki grup da resmi sitelerinde “10 Temmuz – Kazlıçeşme Festival Site” yazarak durumu resmen açıkladı. Yani Türkiye’de resmi açıklama yok diye telaşlanmayın.

Sonisphere’den sonra, Purple Concerts Türkiye’ye ikinci büyük festivali kazandırıyor. Kaçırılmayacak bir etkinlik olacak. İşin güzel tarafı, daha günlerden birinin headliner’ının açıklanmamış olması. Diğer günler için Bon Jovi, Whitesnake ve Judas Priest’ı getiren organizasyon, boş kalan gün için hayalgücümüzü zorlar!

Whitesnake ve Judas Priest için çok şey yazmaya gerek var mı bilmiyorum cidden! Whitesnake 1977 doğumlu, çok büyük bir blues-rock ve hard rock grubu. Dünya üzerinde sayılı kalan babalardan ve yaşları itibariyle (Axl korusun) tekrar canlı görme fırsatımız olmayabilecek bir grup. Kaçırmamak lazım.

Judas Priest, Whitesnake gibi İngiltere menşeli baba gruplardan.. Heavy-metal devlerinden.. Kesinlikle kaçırılmaması gerek. Bu adamları tekrar bir arada görme fırsatı olmayabilir; malum ölüm-ayrılma-dağılma Axl’ın emri..

Bu arada, bu rock festivalinin Zeytinburnu-Kazlıçeşme’de yapılacağı açıklanmıştı. İçeriden aldığım bilgiye göre organizasyon yeni bir festival alanı arıyor. Yani festivalin adında ve yerinde değişiklik olabilir; ama şu bir gerçek ki, bu yaz İstanbul’da Sonisphere’in metal rüzgarına yeni festivalimizin rock rüzgarı eklenecek!

Originally posted 2011-02-08 16:17:13. Republished by Blog Post Promoter

Başarılar Yüksek Sadakat (veya Mushie bu işi biliyor)!

Beş aylık sürecin en önemli günleri geldi çattı. Bu akşam (Türkiye’nin yarışacağı) yarı final ve Cumartesi akşamı final var Eurovision’da.. Bir süredir Düsseldorf’ta hazırlanan Yüksek Sadakat, birinci ve ikinci kostümlü provasını yapıp yarı finali beklemeye başladı.

Şarkılarla ilgili değerlendirmelerim ve tahminlerimi sizinle paylaşmış; “ama kostümlü provayı görmeden kesin söz söylememek lazım” demiştim. Sonuçta bu görselliğin de çok önemli olduğu bir yarışma. Hatırlarsınız geçen sene Manga’nın kostümlü prova performansımı izledikten sonra tahmini revize etmiş ve bir birincilik veya ikincilik alırlarsa şaşırmayacağımı söylemiştim.

Açıkçası Yüksek Sadakat de Manga’nın gösterisini gerçekleştiren ekiple çalıştığından çok umutluydum. Ama bu sefer tahminimi ciddi anlamda revize etmemi gerektirecek bir durum söz konusu değil. Daha doğrusu bu seneki gösterimiz, şarkının alacağı puanlara ciddi anlamda etki etmeyecek.

Yalnız, gösteriyle ilgili olarak şahsım adına önemli-ilginç bir durum var. “Yüksek Sadakat Nasıl Giyinmeli” yazımda, “glam giyinmeliler, rocker imajlarını” iyice ortaya çıkarmalılar demiştim. Bakın, bu seneki kostümlerimizi tasarlayan Niyazi Erdoğan ne diyor: “Kostümleri tasarlarken grubun bugüne kadarki geçmişi ve kendi kişilikleri düşünülerek hazırlandı.
Önemli olan grubu sahnede ‘rock star’ gibi göstermekti… Grubun logosu olan anka kuşu yeşil ve altın renklerinin esin kaynağı oldu. 1970’lerin rock gruplarının ruhu, 80’lerin punk havası kostümlere aksesuar ve dokunuşlar olarak yansıdı. Dar paça pantolonlar, sivri burun ayakkabılar, altın rivetler, zincirler tasarımların başlıca belirgin özellikleri. Modern rock görüntünün üzerine, doğuya özgü dokunuşlarla bize özgü, bizi anlatan bir tasarım ortaya çıktı.

Niyazi Erdoğan’ın bu sözleri üzerine de bana “Mushie bu işi biliyor” diye övünmek fırsatı çıktı. Ne de olsa hiç sevmem kendimi övmeyi!

Bu seneki kıyafetlerimiz ve sahnedeki görünüşleri aşağıda efendim:

Originally posted 2011-05-10 16:13:18. Republished by Blog Post Promoter

Mesele budur: Get in the Ring!

Her gün soruyor birini/bir şeyi tutluyla sevmeyi bilmeyen arkadaşlarım: “Nedir abi, bu adamları senin için bu kadar özel yapan; nedir Axl, Allah mı?” Bıkmadan her gün cevaplıyorum; ama bir de buradan cevaplayayım “Get in the Ring” aracılığıyla.

Bu adamlar, ve özellikle Axl, müzik tarihinin en kimseyi sallamaz, en başına buyruk adamları. Ne müzik basınını salladılar haklarında kötü bir şey yazar mı diye; ne hayranları salladılar onların sevmekten vazgeçerler mi diye. Her zaman doğru bildiklerini, istediklerini, sevdiklerini yaptılar/söylediler. Zaten, bu özellikleriydi onlara tarihin en tehlikeli grubu unvanını veren.

Mesela meşhur bir St. Louis olayı vardır. Axl hassastır telif hakları konusunda, hakkını yedirmez kimselere. Konserde ön sırada salağın birinin kamera ile kayıt yaptığını görünce, önce güvenliği uyarır “gidin, alın kamerayı” diye. Güvenlik tembellik edip, adam da istifini bozmadan kayda devam edince; Axl sahneden uçar ve döve döve alır kamerayı adamın elinde. Güvenlikler güçlükle alırlar adamı Axl’ın elinden. Sahneye dönen kral, konseri bitirir, çeker gider. Konser yarıda kalınca önce konser alanı; sonra şehir karışır. Kızgın seyirci yakar, yıkar şehiri. Şehir yanmış kül olmuş Axl’ımın umrunda mı; hakkında bu yüzden dava açılmış Axl’ımın umrunda mı?!

Get in the Ring tam da bu sallamazlığı ifade eder. Büyük bir başkaldırıdır müzik basınına. Dönemin müzik basınına; dergilerine ithaf edilmiş bir başyapıttır. Metallica gibi dönemin diğer ünlü grupları, ticari kaygılardan basının ve hayranların kıçını yalarken, Guns N’ Roses’ın kimseyi iplemediğinin en güzel göstergesidir.

Nefretin, siktir etmişliğin bu kadar güzel anlatıldığı başka bir sanat eseri bilmiyorum. 80′ler sonu, 90′lar başının (yani Guns N’ Roses’ın tüm dünyayı kasıp kavurduğu dönem) Amerikan müzik basını, özellikle “Kerrang!”, “Hit Parader”, “Spin”, “Circus” gibi dergiler, saçmasapan atıp tutmaktadır kralların hakkında. Krallar da Get in the Ring’in içinde uzunca bir bölümle harika bir cevap verirler bu saçmalığa:

And that goes for all you punks in the press
That want to start shit by printin’ lies

Instead of the things we said
That means you
Andy Secher at Hit Parader
Circus Magazine
Mick Wall at Kerrang
Bob Guccione Jr. at Spin,
What you pissed off cuz your dad gets more
pussy than you?
Fuck you
Suck my fuckin’ dick

You be rippin’ off the fuckin’ kids
While they be payin’ their hard earned
money to read about the bands
They want to know about
Printin’ lies startin’ controversy
You wanta antagonize me
Antagonize me motherfucker
Get in the ring motherfucker
And I’ll kick your bitchy little ass, punk

Nefretin, küfrün bu kadar güzel ifade  edildiği başka bir şarkı bilmiyorum gerçekten de! Krallar lümpenleşmeden, “siktirin gidin” diyor gerizekalı yazarlara. Wikipedia bile hakkını veriyor bu güzelliğin: “The song is notorious for its amount of swearing.”

Şarkının kalanında da müthiş bir nefret var çok eğlenceli bir şekilde dile getirilen:

Why do you look at me when you hate me
Why should I look at you when you
make me hate you too
I sense a smell of retribution in the air
I don’t even understand why the fuck
you even care
And I don’t need your jealousy yeah
Why drag me down in your misery
And when you stare don’t you think I feel it
But I’m gonna deal it back to you in spades
When I’m havin’ fun ya know I can’t conceal it
‘Cause I know you’d never cut it in my game
Oh no
And when you’re talkin’ about a vasectomy
Yeah
I’ll be writin’ down your obituary
History

Get in the ring
Yeah!
You got your bitches with
the silicone injections
Crystal meth and yeast infections
Bleached blond hair, collagen lip projections
Who are you to criticize my intentions
Got your subtle manipulative devices
Just like you I got my vices
I got a thought that would be nice
I’d like to crush your head tight in my vice
Pain!!

You be rippin’ off the fuckin’ kids
While they be payin’ their hard earned
money to read about the bands
They want to know about
Printin’ lies startin’ controversy
You wanta antagonize me
Antagonize me motherfucker
Get in the ring motherfucker
And I’ll kick your bitchy little ass
Punk

I don’t like you, I just hate you
I gonna kick your ass, oh yeah! oh yeah!

You may not like our integrity yeah
We built a world out of anarchy oh yeah!

Özellikle, son dizeler mükemmel! “Biz buyuz, beğenmeyen siktirsin gitsin”! Bunu görüp, bu adamlara hayran olmamak elde mi?!

Şarkının en eğlenceli bölümü, basına açıkça meydan okunduğu; yukarıda belirttiğim yazarların dövüş ringine davet edildiği kısımdır. Zaten şarkı, grubu pek tanımayan çoğunluğun yanlış yorumladığının aksine “belli bir zümreye ait olmak”, “belli bir döngünün içinde yer almak” anlamına değil; bildiğiniz dövüşe, ringe davettir:

And in this corner weighin in at 850 pounds,
Guns N’ Roses

En anlamlı bölümse, en sonda. Grup, haklarında bu kadar saçmasapan haber varken onların peşinden ayrılmayan gerçek gunner’lara teşekkür ediyor; kalanları da siktir ediyor:

Yeah this song is dedicated to All the Guns n’ fuckin’ Roses fans
Who stuck with us through all the
Fucking shit
And to all those opposed…
Hmm…well

Bu felsefede olan adamları nasıl ilahım yapmam?! Tanıyan herkesin bildiği üzere, kimseyi takmam; kralını tanımam. Hayat benim, onu da bir kez yaşarım!

Originally posted 2010-11-30 19:18:37. Republished by Blog Post Promoter

Al Sana Rock FM!!!

Rock FM ne zamandır arabamın radyosunda duran, arada kanal zaplarken denk geldiğim; denk geldiğimde de sevdiğim bir şarkı çalıyorsa dinlediğim, sonra da hemen geçtiği bir radyoydu.

Olay bundan altı-yedi ay önce değişti. Rock FM önce araba radyosunu tamamen ele geçirdi; sonra da ofiste çalışırken dinlediğim tek kanal oldu. Ne zaman internet yayınlarını açsam, Guns N’ Roses çalıyordu. Bu güzel tesadüfü, Axl’ın bana bir işareti olarak alıp, full-time dinlemeye başladım ve hiç de pişman olmadım bu tercihimden. Hatta, Rock FM  çalışırken duyduğum müzik ihtiyacını öyle güzel giderdi ki; 40 gb’lık müzik arşivimi sildim ofisteki bilgisayarımdan.

Rock FM, tam benim zevkime göre çalıyor. Sağlam rock yani! Türkiye’nin tek adam gibi rock radyosu. Sakın, “ama Radyo Eksen..” filan diye gevelemeye çalışmayın. Radyo Eksen rock radyosu olmaktan çıktı çoktan. İyice indie’ye verdi kendini; alternatifin alternatifi haline geldi.

Rock FM, hayatta bulaşmaz indie zırvalarına. Belki arada, o türün dinleyicine saygıdan ve sonuçta bu da rock’ın türlerinden biri deyip, bir-iki indie çalar; ama Eksen gibi kendini iyice marjinalleştirmez.

Rock FM, dediğim gibi sağlam rock çalıyor ve işin güzel tarafı rock’ın güncelini çalmıyor pek. Eski babalar dönüp duruyor. Güncel çalacağı zaman da, hala rock’a saygısı olan ender güncel rock’çılardan Alter Bridge filan çalıyor.

Rock FM, çaldığı müzikler haricinde, dj’lerinin amatör bir ruhla takılmaları bakımından da saygımı-sevgimi topluyor bol miktarda. Sabahları Rabarba programında Mesut Süre’nin, kendini kasmayan, radyoda değil; arkadaş ortamında konuşuyormuşçasına yaptığı geyikler şahane. Yalnız, burada bir parantez açayım. Mesut Süre’yi çok komik bulan insanlar olduğunu gördükçe; adamın stand-up yaptığını duydukça cidden şaşırıyorum. Mesut Süre samimi, belki sempatik; ama öyle ciddi anlamda komik bir insan değil. Bence, Power FM’in Morning Team’i bile Süre’den daha komik.

Neyse konunun dışına çok çıkmayayım. Akşamları dönüş yolunca “Arka Koltuk” da çok iyi gidiyor. Aslında, özel olarak programlarında ziyade, program hangisi olursa olsun gerçek rock çalmaları, eski şarkıları gündemden düşürmemeleri ve indie gibi günümüz dandik akımlarına yenik düşmemeleri açısından, Rock FM büyük saygı duyulacak bir radyo.

Yalnız, programlarından birini de özel olarak anmadan geçmeyeyim. Pazar öğleden sonraları yayında olan “Cover Station” programı çok başarılı bir konsept. Rock şarkılarının cover’ları çalınıyor ve sevdiğiniz parçaları başkalarının, kimi zaman epey ilginç, yorumlarıyla dinlemek çok iyi oluyor; insanın ufkunu genişletiyor.

Uzatmayayım lafı; 94.5 Rock FM! Kendi cingıllarıyla kapatalım yazıyı:

Hem benim olsun, hem senin olsun dersen; müziği sert istersen, AL SANA ROCK FM!

Originally posted 2011-02-15 09:42:15. Republished by Blog Post Promoter

İmzalar lütfen!

Buradaki yazıları takip edenler Nisan ayında gerçekleşmesi beklenen tarihi olaydan haberdardır. Her ne kadar pek muhtemel görünmese de Rock N’ Roll Hall of Fame töreninde Guns N’ Roses’ın orijinal kadrosunun bir araya gelmesi hayal ediliyor. Bir ölçüde gerçekleşebilecek bir rüya bu bence.

Duff muhtemelen Axl’ın yanında yerini alır. Geçen sene Londra konserinde Guns N’ Roses ile birlikte sahneye çıktı. Bu sene Seattle ve Vancouver konserlerinde kendi grubu Loaded ile birlikte ön grup olarak sahnedeydi. Hatta birkaç şarkıda Axl ve ekibine eşlik de etti.

Steven deseniz, her fırsatta röportajlarda açık veya kapalı bir şekilde Axl’a yıkama-yağlama çekiyor, orijinal kadronun bir araya gelmesinin ne kadar isabetli olacağını filan anlatıyor.

Izzy, 2006′daki İstanbul konseri dahil pek çok konserde grupla birlikte sahneye çıktı. Axl’la aralarında erimez buzlar bulunmuyor. Ne de olsa çocukluk arkadaşları!

Rüyanın tam anlamıyla gerçekleşmesi için en büyük engel Slash. O kabul etse, Axl’ı onu görmek istemez. Pek olacak iş değil bir araya gelmeleri.

Grubun İtalyan hayranları, törende orijinal kadronun eksiksiz bir araya gelmesi için imza kampanyası başlatmış. Herhalde gördüğüm en hayırlı imza kampanyası bugüne kadar.. Bir sürü liboşun saçmasapan özür kampanyalarından bayıp böyle kollektif etkinliklerde yer almamaya özenle çaba göstermeme rağmen görür görmez bastım imzayı. Herkes de basmalı bence.

Buradan buyurun: http://www.ipetitions.com/petition/gunsnrosesreunion2012/

Selçuk Sami Cingi kazanamadı!

Queen bateristi Roger Taylor’un Queen tribute band kurup turlamak projesi kapsamında, bir süredir Freddie Mercury’nin yerine geçmese de onu anımsatacak bir vokal aranıyordu.

Türkiye’de çok popüler olmayan rock camiası içindekilerin ismini bildikleri; kimilerinin de Queen tribute gecelerinden tanıdığı Selçuk Sami Cingi de yarı finali geçip finale kalma başarısını gösterenler arasındaydı.

Queen Extravaganza’nın sonuçları dün açıklandı. Selçuk Sami Cingi maalesef Roger Taylor ile turlayacak ekipte yer almayacak. Bence büyük haksızlık etmişler. Adamın sesi ve yorumu Freddie Mercury’ye gayet benziyor. Bazı kısımlarda gözünüzü kapattığınızda Freddie’nin söylediğini bile sanırsınız! Neyse, bari en azından bu vesileyle daha sık Queen tribute gecesi yaparlar diye umalım! 

Aşağıda, Selçuk Sami’den birkaç Queen performansı:

2011 Yazı Konserleri/Festivalleri – Jamiroquai

Baharın geldiği nereden anlaşılır?? Tabii ki havaların güzelleşip konser haberlerinin artmasından. Yine ilk defa Mushie’s Blog’dan öğreneceğiniz bomba gibi bir konser haberim var. İngiltere’nin dev caz funk, acid caz grubu Jamiroquai bu yaz İstanbul’da!

Henüz resmi açıklama yapılmadı ama haber çok güvenilir bir kaynaktan geldi. Hatta yer ve tarih bilgisini de vereyim: 26 Haziran – Kuruçeşme Arena!

Funk’ın dev isminin bu Türkiye’ye ikinci gelişi. İlk konser 2003′te, o zamanlar yaşayan Mydonose Showland’de yapılan konser, hıncahınç dolu olmasa da keyifli geçmiş; grubun solisti Jay Kay konser sonrası memnuniyetlerini dile getiren açıklamalar yapmıştı.

Bu konserle İstanbul, iki yaz üstü üste funk’ın en büyük isimlerini ağırlamış olacak. Geçen seneki yazılarımdan hatırlayacağınız üzere, funk’ın diğer büyük temsilsici geçen yaz İKSV’nin İstanbul Caz Festivali kapsamındaki organizasyonu ile İstinye Park’ta butik bir konser vermiş ve sınırlı sayıda hayranına eğlenceli bir iki saat geçirmişti.

26 Haziran’daki konserin 2003′e nazaran çok daha kalabalık geçeceğini tahmin ediyorum. Aradan geçen sekiz sene zarfında, Jamiroquai’ın Türkiye’deki hayran kitlesi büyümeye devam etti. Funk ve acid caz, Türkiye’de daha tutulur müzik türleri haline geldi. Bu sefer, konserin tarihi ve yeri de daha uygun görünüyor. Pek çok insan Haziran sıcağında Boğaz’da keyifli saatler geçirip dans etmek isteyecektir.

Neyse efendim lafı uzatmayalım. Kaçırılmaması gereken bir konser bence. Gidip, Virtual Insanity, Cosmic Girl, Deeper Underground, When You Gonna Learn, Canned Heat, Space Cowboy, Dynamite gibi şarkılarla kurtları dökmek lazım.

Originally posted 2011-03-17 09:46:27. Republished by Blog Post Promoter