Archive for Partileyelim!

Trio’da açıkhava sineması

Son bir hafta içinde iki kere gittim Trio Hillside’ın içindeki açıkhava sinemasına. İlkinde şezlonglarda önde yer bulabilmiştim; ikincisi arkalarda minderler üzerinde bir yerdi. Gelelim, görüşlerime:

* Ekran gayet büyük ve yeterli. Ekrana uzak oturduğum ikinci seferde bile görememe, yazıları okuyamama gibi bir sorun olmadı.

* Ses sistemi de gayet iyi. Kapalı salonda izler gibi rahat ediyor insan.

* Oturma konusunda kesinlikle şezlonglar tercih edilmeli. İkinci seferde yer olmadığından minderleri seçmek zorunda kaldık. Hem rahat değiller, hem uzanarak sahneyi görmek büyük sıkıntı. Şezlonglarda rahat rahat; gerine gerine izliyorsunuz filmi.

Yalnız her ikisinin de rutubet sorunu var. Gündüz havuzda kullanıldıkları için gayet nemli ve kokulu vaziyetteler. Üstünüz, başınız kötü rutubet kokusu içinde kalıyor. İzlerken rahatsızlık duymak da cabası.

* Ortamı da gayet güzel sinemanın. Zaten Hillside havuzbaşı hem şık hem de rahat görünümlü bir yer. Huzurlu bir ortam.

* Fiyatlar biraz yüksek, şezlongda kişi başı 25 lira ödüyorsunuz mesela. Kuruçeşme Arena’da galiba 17 lira bir şeydi.

Özetle, tavsiye edilebilir bir mekan. Sıcak yaz günlerinde değişik bir hoşluk oluyor. Elinizde içeceğiniz (alkollü veya alkolsüz) ile bir şeyler atıştırarak; yan gelip yatarak film izliyorsunuz.

 

Originally posted 2011-08-18 18:27:07. Republished by Blog Post Promoter

2011 Yazı Konserleri/Festivalleri – Whitesnake & Judas Priest

Mushie’s Blog, 2011 yazı için müjdelerine devam ediyor. Purple Concerts’tan henüz resmi bir açıklama gelmemiş olsa da, organizatörlerden aldığım habere göre Whitesnake ve Judas Priest’ın, Kazlıçeşme’de Bon Jovi’ye eşlik etmesi kesinleşti. 10 Temmuz tarihinde iki dev sahnede olacak.

Daha geçen senenin ortasında, “Kazlıçeşme Festival olacak, Bon Jovi gelecek” diye yazdığımda, Düşler ve Kabuslar gibi forumlarda benimle dalga geçmeye kalkışan birkaç gerizekalı, bakalım sadece Bon Jovi değil; Whitesnake ve Judas Priest’ın da geldiğini duyunca utanacak mı?!

Neyse kişisel hesabımı, bu yazının konusu etmeyeyim. Her iki grup da resmi sitelerinde “10 Temmuz – Kazlıçeşme Festival Site” yazarak durumu resmen açıkladı. Yani Türkiye’de resmi açıklama yok diye telaşlanmayın.

Sonisphere’den sonra, Purple Concerts Türkiye’ye ikinci büyük festivali kazandırıyor. Kaçırılmayacak bir etkinlik olacak. İşin güzel tarafı, daha günlerden birinin headliner’ının açıklanmamış olması. Diğer günler için Bon Jovi, Whitesnake ve Judas Priest’ı getiren organizasyon, boş kalan gün için hayalgücümüzü zorlar!

Whitesnake ve Judas Priest için çok şey yazmaya gerek var mı bilmiyorum cidden! Whitesnake 1977 doğumlu, çok büyük bir blues-rock ve hard rock grubu. Dünya üzerinde sayılı kalan babalardan ve yaşları itibariyle (Axl korusun) tekrar canlı görme fırsatımız olmayabilecek bir grup. Kaçırmamak lazım.

Judas Priest, Whitesnake gibi İngiltere menşeli baba gruplardan.. Heavy-metal devlerinden.. Kesinlikle kaçırılmaması gerek. Bu adamları tekrar bir arada görme fırsatı olmayabilir; malum ölüm-ayrılma-dağılma Axl’ın emri..

Bu arada, bu rock festivalinin Zeytinburnu-Kazlıçeşme’de yapılacağı açıklanmıştı. İçeriden aldığım bilgiye göre organizasyon yeni bir festival alanı arıyor. Yani festivalin adında ve yerinde değişiklik olabilir; ama şu bir gerçek ki, bu yaz İstanbul’da Sonisphere’in metal rüzgarına yeni festivalimizin rock rüzgarı eklenecek!

Originally posted 2011-02-08 16:17:13. Republished by Blog Post Promoter

Antalya’da kafalar karışık!

Memleketim diye söylemiyorum (sıcağı olmasa) Türkiye’nin en yaşanılası yeri bence Antalya. Derli-toplu kentsel yapılaşması, kilometrelerce uzanan temiz plajları, yaz ayları haricinde ılıman iklimi, ucuz ve yayla gibi geniş evleri, pahalı olmayan hayatı ile insanın ömrünün mutlu geçirecebileceği, nadir bir yer. Aldığı emekli nüfus göçü de bu durumu ortaya koyuyor zaten.

Yalnız, güzel Antalyamın gençler için büyük sıkıntı olabilecek bir sorunu var. Bu kadar turistik potansiyel; yıllardır yabancılarla iç içe yaşamış insanının rahatlığı ve medeniliği; önce arsa, sonra da turizm yatırımları biriken sermaye tabanına rağmen, canım memleketimin adam gibi bir gece hayatı yok. Daha doğrusu, gece hayatı var; ama Antalya’da kafalar çok karışık!

Antalya insanı eğlenmeyi, eğlendirmeyi pek bilmiyor. Konseptleri birbirine muazzam derecede karıştırıyor. Bunun üstüne, geçmişin arazi, günümüzün otel sahiplerinin görmemişliği (bilmeyenler için bir parantez açayım, güzel Antalyamın insanı yıllarca ellerindeki arazilerin turizm arazine dönüşmesinin rantı ile zengin oldu; bugün ise biriken sermaye sayesinde kendi turistik tesisini arazisinin üstüne kondurup bunun kaymağını yiyor) de eklenince tam bir çorba gece hayatı çıkıyor ortaya.

Eylül ve Kasım aylarında birer hafta kalmamla durumun farkına daha iyi vardım. İstanbul’un gece yaşamına alışınca Antalya’daki eğlence anlayışı fazlasıyla garip geldi bana. Gerçekten de neyin nasıl yapılacağını bilen az sayıda mekan/işletmeci var Cennet parçası memleketimde. Zaten, turizmden kaldırdığı rantla eğlence işine bodoslama giren halkımdan da farklı bir durum beklenemezdi herhalde.

Anlattığım bu keşmekeşin en komik örneği “Boleyn Pub”dır herhalde. İnsan, pub’a verilen bu adı duyunca işkillenmeye başlıyor doğrudan. Üstüne bayramdaki programlarını görünce derin bir “yuh” çekiyor. Hazır olun: Mekan bayramda Soner Sarıkabadayı, Bülent Ersoy, Hakan Altun ve Ozan Doğulu’yu ağırladı. Öncelikle, bir “pub”da canlı müzik olayı nedir?!! Ayrıca, bu isimleri “pub” dediğiniz bir yerde çıkarmak nasıl bir konsept kargaşasıdır??!!!!

Mesele Boleyn’le sınırlı kalsa yine. Türkiye’de, hatta dünyada başka yerlerde işletmeleri olan mekanlar bile kapılmışlar Antalya’nın bu komedisine. Türkiye’den örnek “North Shield”. North Shield’in Türkiye’deki ona kadar işletmesine girip çıkmışımdır. Antalya’daki, haklarını yemeyeyim, fiziksel mekan olarak en beğendiğim (Esenboğa’dakini de çok severim). Yalnız, Antalya North Shield de komiklikten kurtulamamış. İnsanların kalkıp dans etmediği kalıyor mekanda. Çalan müzik ve müziğin yüksekliğiyle kendimi Mojo, Novo, Roxy veya herhangi bir Asmalı mekanında sandım resmen. Nerede kaldı efendi gibi içki içilip sosyalleşilecek “pub”??!! Sanırım, birinin Antalyalı işletmecileri toplayıp “arkadaşlar, Pub 101 dersine başlıyoruz” demesinin zamanı gelmiş.

Dediğim gibi dünyada başka işletmeleri olan oturmuş işletmeler bile Antalyalı karmaşasından nasibini alıyor. En güzel yabancı örnek “Extra Blatt”. Extra  Blatt, Almanların meşhur bir kafe zinciri. Orta Avrupa’da hangi ülkeye gitseniz karşınıza çıkacak orta kalitede kafeleri getirin gözünüzün önüne. Antalya’da ise piyasa yapılacak afili bir mekan muamelesi görüyor.  GAP, Abercrombie giyimli gençler, spor arabalarını mekanın önüne çekerek akılları sıra hava atıyor/piyasa yapıyor.

Aynı durum, İstanbul’da olsa vasat-orta kalite bir mekan sayılacak Shakespeare’s Bistro için de geçerli. Mekanın önü yerel magazinci, spor/lüks araba kaynıyor. Tam bir komedi!

Galiba tüm saçmalığın içinde en doğru düzgün duran Jolly Joker. Bu isim İstanbullulara da tanıdık gelmiştir. Bilmezler; ama Jolly Joker bir Antalya mekanıdır. Antalya’daki başarıları, canlı alternatif müzik kaliteleri, Antalya’da misafir ettikleri büyük ulusal isimlerin verdiği birikim ile eski adı Balans olan mekanı satın alarak İstanbul gece hayatına girdiler. Gerçekten de konseptlerine (canlı alternatif müzik) sadık kalarak; gerek yerel, gerek ulusal grupları misafir ederek önemli bir isim yaptılar Antalya’da.

Uzun lafı kısası, güzel ve potansiyeli çok fazla  olan memleketim, iş bilmezlik yüzünden bütün bu potansiyeli heba ediyor ve bizim gibi gurbette yaşayan Antalyalılar, Çeşme’nin, Bodrum’un aldığı talebi gördükçe bu duruma ziyadesiyle üzülüyorlar.

Originally posted 2010-11-26 17:09:02. Republished by Blog Post Promoter

İstanbul gece hayatı değişiyor: Eelence

Yazarınız hiçbir külfetten kaçınmayıp sizin için gezmeye devam ediyor. Geçen Cuma Eelence’deydim. Eelence, Zerrin Özer, Bengü, Deniz Akkaya, Gökhan Özen ve Bedük gibi şarkıcıların menajerliğini yapan Özgür Aras’ın Pera’da açtığı yepyeni bir mekan.

Başlıkta diyorum “İstanbul gece hayatı değişiyor” diye. 90′lı yılları hatırlayanlar, canlı Türkçe müzikle eğlenme akımını gayet iyi biliyordur. Geçen sene Cenk Eren’in Harbiye’de açtığı “Piyasa” ile Türkçe müzik tekrar İstanbul gece hayatına girdi; ama bu sefer canlı olarak değil, dj müziği olarak. Piyasa’nın kısa sürede yarattığı etki ve çektiği müşteri potansiyeli, türevlerinin artacağına iyi bir işaretti.

Nitekim öyle de oldu. Bu sonbaharda açılan Eelence, Piyasa’nın karşısına en büyük rakip olarak çıktı. Anladığınız üzere, Eelence de Türkçe müzikle müşterilerini eğlendirmeye çalışan bir mekan. Yalnız, Piyasa ile Eelence arasında ciddi bir fark var. Piyasa, daha çok “eller havaya” kitlesine odaklanan, Hande Yener, Demet Akalın, Bengü gibi isimleri daha çok çalan, müşterileri barın-masanın üzerine çıkarmaktan mutluluk duyan bir mekan.

Eelence, Türkçe müzik çalsa da, daha çok 70′ler, 80′ler ve 90′lar nostaljisine odaklı; günümüz Türkçe popundan fazlaca çalmamaya gayret eden bir mekan. Zaten, haftada iki gece Mehmet Teoman’ı dj olarak misafir etmeleri de seçimlerinin ne olduğunu ortaya koyuyor.

Kısacası, iki mekan da Türkçe müzikle müşterilerini eğlendirse de tam olarak aynı müşteri kitlesine hitap etmiyorlar. Piyasanın daha genç ve sosyolojik anlamda belki “sonradan görme” olarak adlandırılabilecek bir kitlesi varken; Eelence daha ziyade orta yaşın üstünde, profesyonel hayatta belli bir kademeye gelmiş ve gençliğini hatırlamaktan keyif alacak bir kitleye sesleniyor.

Türkçe müzik dinlemekten bilinçli olarak kaçınsam da ben bile eğlendim Eelence’de. Ortaokul, lise yıllarımın şarkılarını duymak, anılar arasından hızlı bir geçiş yapmak keyifliydi. Tekrar gitmeyi düşünebileceğim bir mekan kesinlikle.

Lokasyon olarak da Piyasa’ya nazaran daha avantajlı bir yer Eelence. Pera Palas Oteli’nin arkasında. Buradan çıkıp Asmalı’da geceye devam edebilecek olmak çoğu insan için tercih sebebi olabilir. Yalnız, mekan fiziksel anlamda fazla büyük bir yer değil; her ne kadar işletmecisi 200 kişilik bir yer olduğunu iddia etse de. Kıyaslamak gerekirse, Asmalı’daki Novo’nun iki katı bir alana sahip diyebiliriz. Uzun-ince bir mekan ve sol tarafını kendi gibi uzun-ince bir bar kaplıyor.

Mekanda eleştiri meselesi yapacağım bir başka şey, içkilerin mekanın kalibresine ve lokasyonuna göre pahalı olması. Votka kokteylleri 25 liradan başlıyor; ki voktanın import olduğunu zannetmiyorum. O gece bir jack-kolayı 30 liraya içtim; Asmalı civarı için yüksek bir rakam bu.

Mekan açıldığında giriş ücreti almıyordu. Sadece kapıda adam seçiyor ve beğenmediklerini rezervasyon yok gerekçesiyle içeri almıyorlardı (bar için rezervasyonu ilk defa burada duydum!). İlgi gören ve bu ilgiyi bir an evvel paraya çevirmeye çalışan her mekan gibi, açılıştan kısa bir süre sonra ücretli giriş olayına geçtiler. Kişi başı 25 lira alıyorlar ve bunun karşılığında bir yerli içki ikram ediyorlar. Stand kapatmak isteyenler, 350 lira ödüyor ve karşılığında bir şişe Absolut votka ve soft drink alıyor.

Popüler olan bir mekanın hemen bundan kısa kar elde etme çabası bana çok çakalca geliyor. Bir de böyle davranmak mekanın ömrünü kısaltıyor ve bir sonraki sezon esamesi okunmaz hale geliyor. Ayrıca, canlı müzik yapmayan mekanların giriş ücreti almalarını hala anlayamıyorum. Bence,  Eelence’nin yaptığı güzel girişi devam ettirip, kalıcı olması için ücretli giriş olayından vazgeçmesi gerekiyor. Zaten kitlesi, profesyonel hayatta bir noktaya gelmiş ve girdiği mekanda iyi para harcayan bir kitle.

Lafı daha fazla uzatmadan bitireyim; Eelence bence farklı bir eğlence arayanlar için iyi bir alternatif. Müdavimi olunmasa bile, alternatifler listesine rahatça eklenebilecek bir mekan. Yukarıdaki eleştirilerime de çözüm bulurlarsa, İstanbul gece hayatında süreklilik yakalayan az sayıda mekandan biri olurlar.

Originally posted 2010-11-09 13:06:41. Republished by Blog Post Promoter

Gerçekten eğleniyor muyuz?!

Bundan sonra fırsat buldukça gece gezmeleri hakkında atıp tutacağım; eğlendiğim mekanları yazacağım. Bu hafta Asmalı’da olduğuma göre oradan başlayalım.

Askerden döndüğümden beri Asmalı taraflarına gitmez olmuştum. İki haftadır o civardaydım ve gördüklerime hakikaten inanamadım. Geçen yaz da, önceki yaz da Asmalı popüler bir yerdi; ama geçen sonbahar ve kış popülariteyi abartmış. Bir sene önce bomboş olan sokaklarda bile bir dolu mekan açılmış, zaten kıpırdamak zor olan dar sokaklar kilit hale gelmiş.

Asmalı’ya bu rağbet üç sene önce başladı galiba (gerçi rağbeti yoktan var eden, o zamanlar tekinsiz olan Asmalı’da açılma cesaretinde bulunan Babylon kesinlikle). Halbuki herşey ne kadar güzeldi; sokakta kalabalık ve gürültüden baymadan içkimizi içerdik sonra geceye devam ederdik. Şimdi öyle mi?! Gerçekten kıpırdanmıyor sokaklarda. Asmalı’nın esas keyfi olan sokakta rakı-meze mümkün değil ağız tadıyla.. Neyse, sonuçta İstanbul’daki “neresi in, oraya bin” kitlesi hevesini alıp kaybolacaktır en geç bu senenin sonuna kadar, Asmalı bizlere kalacaktır yine!

Yazıya başlarken asıl amacım lezzet yolculuklarında olduğunu gibi mekan değerlendirmekti; o zaman hemen toparlayayım. Dün gece, klasik, birkaç mekana girdim çıktım. Bugünkü yazıyı, bunlardan Novo için yazayım. Gerçi Novo 2008′den beri gayet popüler bir yer ve hakkında milyon tane şey yazıldı. Benim yazacaklarım bunlara pek birşey katmayacaktır.

Novo, bence Asmalı’da mekan dolanması yapacakların (yani bir içki bir yerde, aman baydım şimdi başka bir yere girelim tayfası) ideal duraklarından biri. Mekan gayet küçük, o yüzden içeride uzun süre durulmaz; ama kalındığı süre boyunca gayet eğlenilir bence. Müzikler çok iyi; daha doğrusu dün çok iyiydi, çünkü Cuma gecesi DJ Fun Rock çalıyor. Fun Rock ne derseniz, böyle bir tür var mı; yoksa ben mi kıçımdan uyduruyorum emin değilim. Fun Rock’la kast ettiğim, rock dinlemeyeni bile eğlendirebilecek, benim gibi rock dinleyicisini de tam anlamıyla tatmin etmese bile içkiyle birleşip mutlu edebilecek müzik. Dün geceyarısı civarlarında oradaydım ve DJ gayet eğlenceli indie’ler filan çalıyordu. Önceki yazılarda, indie’ye giydirmelerimi hatırlayıp çelişiyorum sanmayın. Indie de Brit de gece gezmelerinde iyi gider; adamı eğlendirir, kafayı boşaltır, isteyene dans da ettirir.

Bildiğim kadarıyla Cumartesi geceleri DJ elektronik çalıyor. Beni açmaz; o zaman Novo anca Cuma gecelerinin rotası olur!

Novo’da tek sevmediğim hadise kitlesi. 40-45 yaş grubu hakim resmen. Bence o yaşta bile arayışta olan, hala ne istediğini bilmeyen ve huzuru bulamamış tipler. Yalnız gerçekten bakımlılar. Kadınlar MILF kategorisinin en iyi korunmuşları; erkekler de gayet İskandinav soyundan (uzun boy, pembeleşmiş ten; açık renk saçlar ve iyi bakılmış vücut).  İnsan onlara bakıp, “biz de o yaşlarda hala böyle barlarda sürünüyor mu olacağız” diye kendine soruyor. Sonuçta, yaş geldi-geliyor otuza. O da bir dönüm noktası.

Yalnız bu kitle sadece Novo’nun sorunu değil. Aradığını bulamamış 40-45 yaş grubu Asmalı’yı tahakkümü altına almış durumda. Dün girip çıktığım diğer mekanlarda da durum farklı değildi. Ne de olsa şu anda moda Asmalı ve bu kitle “neresi in, oraya bin” mantığıyla, pek çok mekanı bugüne kadar tüketti ve sıra artık Asmalı’da. Dediğim gibi, burası da onları tatmin etmeyecek ve moda olacak yeni bir mekan-semt hızla onları kendine çekecek. Bir gün gelecek Asmalı yine bize kalacak!

Originally posted 2010-04-17 12:18:57. Republished by Blog Post Promoter

Roma Notları

Geçtiğimiz haftasonunu müstakbel zevcem ile Roma’da geçirdim. Daha doğrusu Cuma ve Cumartesi günlerini, Perşembe akşam gidiş-Pazar öğleye dönüş şeklinde. Gitmeden epey araştırdım tabii, ne yapılır-ne yenir-ne içilir durumlarını.. Forumlarda, bloglarda pek değinilmemiş; ama işe yarabilecek bilgileri bu yazı ile bir köşeye not edeyim istedim. Buyurun efendim Roma’da hayatta kalmak için işinize yarabilecek bilgilere:

* Öncelikle, Roma’ya gitmek için Blu Express adında bir İtalyan havayolunu kullandık. Bizim Pegasus’un muadili; ama ondan çok daha ucuz. Bir ay önce alınan biletlerle, iki kişi 250 Euro’ya uçtuk. Forumlarda kötü yorumlarla karşılaştım bu havayolu için; ama en ufak bir problem yaşamadık. Gidiş ve dönüşümüz rötarsızdı. Resmen dolmuş gibi çalışıyorlar. 9′da İstanbul’a dolu olarak inen uçak, hızla hepimizi alarak 9.30′da teker kesti. Normalde iki buçuk saatte alınabilen yolu, iki saatte alıyorlar. Yalnız, haberiniz olsun koltuk numarası diye bir olayları. Boş bulduğunuz yere oturuyorsunuz. Gidiş ve dönüşte uçak gayet boştu ve business’te otururcasına aralıklı oturduk.

* Roma’nın merkezini gezmek için iki gün yeterli. Biraz yayalım derseniz, üç günde tüm olayı tamamlarsınız. İki gün içinde, Piazza Venezia, Piazza Repubblica, Roman Forumu, II Vittoriano, Kolezyum, Pantheon, Aşıklar Çeşmesi (Fontain de Trevi), İspanyol Merdivenleri, Piazza Spagna, Trinita dei Monti, Hard Rock Cafe, Vittorio Veneto Caddesi, Santa Maria degli Angeli e dei Martiri Bazilikası, Termini İstasyonu ve Alışveriş Merkezi, Vatikan, Sistin Şapeli, Vatikan Müzesi, San Piedro Bazilikası, Piazza Navona’yı ve adını şu an hatırlamadığım bir sürü kilise, vs’yi gezdik. Gayet de hakkını vererek gezdik. Bunların hepsi birbirine yakın. Birinden diğerine zıplayarak gidiliyor adeta.

* Forumlarda söylendiği gibi, önce diğer yerleri sonra Vatikan’ı gezmek lazım. Vatikan’ın şaşası, görkemi insanı çok etkiliyor. Yukarıda yazdığım diğer tarihi mekanlar da elbette fazlaca görkemli yerler; ama Vatikan’ı gördükten sonra insan mutlaka onları küçümser.

* Vatikan ve ekürilerini (Sistin Şapeli, Vatikan Müzesi, San Piedro Bazilikası) mutlaka rehber ile gezin. Normalde bu yerlere giriş için 15 Euro ödersiniz; o da sadece müze için. Rehberle bu fiyat 45 Euro’ya çıkıyor. Böylece, hiçbir sıra beklemeden mekanlara giriyorsunuz. İnanın, Vatikan’ın önündeki kuyruğu görünce hemen rehber aramaya başlayacaksınız. Kaldı ki, orada göreceğiniz her şey çok değişik bir hikayesi var. Rehberlik için şirketler ve free lance rehberler var Vatikan girişinde.. Şirkete bağlı bir rehber tuttuğunuzdan emin olun mutlaka.

* Yanınıza çok sağlam ve rahat sneaker’lar ile kas gevşetici alın. Zira Roma’da ulaşım sorun. Öncelikle trafik acayip, o yüzden gün içinde otobüs kullanmayı düşünmeyin. Taksiler sadece duraktan çevrilebiliyor. Metro da sadece iki hat ve o iki hat da İstanbul’daki kadar. Malum, kazılan her yerden tarih fışkırdığı için yerin altında yayılamıyorlar. Zaten, Roma içinde gezilecek yerler yürüme mesafesinde olduğunda, araç kullanma trafikte gereksiz vakit kaybı olacaktır. Sadece Vatikan’a gitmek için metroyu kullandık. Tabii yürümekle yollar aşınmaz; ama insanın ayakları kopuyor resmen!

* Otobüs, metro ve tramvay için ortak bilet kullanıyorsunuz. Araçlarda bilet kontrol edilmiyor binerken. O yüzden biletsiz bilenler de var fazlasıyla; ama kontrole denk gelirseniz cezası 100 Euro.

* Roma Pass adında üç gün boyunca sınırsız (havaalanı ve şehir arasındakiler hariç) toplu taşıma kullandıran bir kartları var. Fiyatı 25 Euro. Bunun içinde iki müzeye bedava giriş var. Kolezyum da müze sayılıyor; ama Vatikan dahilindeki paralı girilen yerler kapsam dışında. Malum, Vatikan bağımsız bir devlet! Biz almadık, ihtiyaç da duymadık. Üç gün derken 72 saat anlamayın. Gece onbirde kullanmaya başlasanız bile, geceyarısından sonra ikinci güne geçiyorsunuz.

* Roma, araba ve motorsiklet kaynıyor. Her boş yer park yeri; ama İstanbul’daki kargaşa yok. Araba çok; ama çoğunluk araba, Fiat 500, Toyota IQ gibi küçücük, tek kapılı araçlar.. Hangi sosyal sınıfta olursa olsun, Romalı gocunmadan bu arabaları kullanıyor. Lüks arabalar yok denecek kadar az. O kadar dolandım etrafta, numune namına bir tane Range Rover göremedim mesela..

* Roma’da yemek için tabii ki makarna, pizza, ravioli, risotto, lazanya ve dondurma.. Hepsinden yedim; ama İstanbul’da yediklerimin yanında “ohaaa” dedirtecek bir şeyle karşılaşmadım. Bir de İtalyan ağız tadı bizimkinden epey farklı. Makarnayı, risottoyu neredeyse çiğ yiyorlar. Öğrenci evi makarnası gibi.. Dondurmayı farklı farklı yerlerden yedim; Antalya’da satılan Roma dondurmasından üstün bir örnekle karşılaşmadım.

* İtalyan şarapları gayet güzel.. Kırmızı şarap olarak Valpolicella, beyaz şarap olarak Ruffino tercih ettik. İkisi de gayet hoş, içimi kolay ve meyve kokulu şaraplardı. Chianti, Tuscan ve süper Tuscan’lar Türkiye’de de mevcut, gerek yok denemeye..

* İtalyanlar için “pek İngilizce bilmezler” denir; ama iletişim kurarken ciddi bir sorun yaşamadık. Özellikle doğru düzgün bir restorandaysanız gayet iyi İngilizce konuşuyor servis elemanları.

* Roma’nın ana havaalanı olan Fiumicino gayet eski, dökük bir havaalanı. Buradan şehir merkezine ulaşım için Leonardo Express (tren) var. Adambaşı 14 Euro. Yarım saatte bir kalkıyor. Treni kaçırırsanız, şehir merkezinde her yere tek fiyat 40 Euro’dan taksiler gidiyor. Şehir merkezinden kasıt, eski surların içinde kalan bölge. Yalnız dikkat edin, korsan taksi ve shuttle kaynıyor havaalanı. Sadece resmi, beyaz taksilere binin.

* Millet “çok dikkatli olun, çok hırsızlık oluyor” diye yazmış; ama tek bir olaya şahit olmadık. Zaten polis olayı abartmış. Her köşede va polis ya da “carbinieri” dedikleri özel ekipler var. Güvenlik hat safhada, kuş uçurtmuyorlar.

* Fiumicino duty free mağazaları, içki ve parfümü hemen hemen bizimkiyle aynı fiyattan satıyorlar.

* Roma gece hayatı Cumartesi günü yaşanıyor. Cuma gecesi nispeten boş olan sokaklar, Cumartesi gecesi adım atılmayacak hale gelmişti. Kalabalığın çoğu da exchange öğrenci tipi..

* Diğer Avrupa merkezlerinin aksine, çok hareketli bir şehir Roma. Bunda, fazlaca kozmolit bir yapısının olmasının katkısı büyük. Özellikle yabancı öğrenci kitlesi kalabalık vaziyette.

* Gece güzel bir yemek için Piazza Navona’yı tavsiye ediyorum. Pek çok Avrupa kenti gibi, Roma’da da adım başı meydan var; ama en ferahları Navona. Etrafı güzel restoranlarla süslü. Keyifli bir şekilde, etrafı izleyerek yemeğinizi yiyorsunuz.

* Galiba İtalya’da modanın ve stilin merkezi Milano. Roma’da bir tane şık giyinmiş, tarz sahibi adam veya kadın göremedik.

* İtalyanlar muazzam derecede gürültücü insanlar. Bağıra çağıra konuşuyorlar ve sürekli konuşuyorlar! Kafanız kaldırmayabilir..

* Caddelere atılmış restoran-kafe masalarında şarap içmek çok keyifli..

* Romalılarda klasik Avrupalı kasıntılığı yok. İnsanları rahat.. Kasmıyorlar, kasılmıyorlar.

* Roma hakikaten tarihten yıkılıyor. Nereye baksanız acayip etkileyici bir tarihi eserle, yapıyla karşılaşıyorsunuz. Tam açıkhava müzesi. Gerçi ilk gün öğleden sonra tarihi yapılar vaka-ı adiyeye dönüşüyor. Bir de tabii, benim gibi Antalyalıysanız; Roma tarihinden çok daha öteye giden eserler etrafından büyümüşseniz, etkilenme daha az oluyor. Gerçi Roma’nın olayı, bu kadar tarihi eserin şehrin içinde ve hayatın bir parçası halinde bulunması.

* Son  not olarak, İtalyanlar pek rocksever insanlar olmasa da, Roma’daki Hard Rock Cafe’de hatırı sayılır eşyalar var. Jon Bon Jovi, Keith Richards, Elton John, The Egde, Jimi Hendrix, John Lennon, David Bowie, Ozzy Osbourne’ün kıyafetleri; Flea, Dave Kushner, Alec John Such,  Bruce Springsteen, Noel Gallagher’ın gitarları..

Tam kış mekanı: Off Pera

Kaç zamandır mekan yazmıyordum. Biraz kışın rehavetinden, biraz aynı mekanlar etrafında dönüp durmaktan.. Hep önünden geçtiğim, nedense içine girme isteği duymadığım Off Pera’ya üst üste iki keze gidince, “Partileyelim”e yazacak konu çıktı.

Kış günleri için çok ideal bir mekan Off Pera.. Küçük, kutu gibi bir yer. Adeta dükkan! 40 m2 anca! Kare-dikdörtgen arası bir şekli var. Girişin karşısında boylu boyunca barı uzanıyor. İçerisi aynı anda, herhalde, 30-40 kişiden fazlasını almaz. Dümdüz, alengiri olmayan bir mekan kısaca.

Samimi, kasıntı olmayan bir ortamı var. Kitlesi güzel.. Çoğunlukla doğru-düzgün insanlar. Yaş ortalaması, çevredeki mekanlara göre yüksek; 27-45 gibi bir kitle oluyor içeride. Müzikler de gayet iyi. 80-90′lar çalıyor fazla cıvıtmadan-popülerleştirmeden, rock’a da yer veriyorlar. Fiyatları Asmalı ortalamasında. Dekorasyonu ilginç. Duvarlarda ve tavanda, kapı, ahşap ve pvs doğrama kesitleri asılı.

Ben mekana çok ısındım, özellikle Cuma-Cumartesi günleri nispeten erken saatlerde gidip, bir bistro etrafına çöreklenip rahat rahat içki içip, müzik dinlemek, muhabbet etmek fikri beni çok keyiflendiriyor.

Yalnız, yaz günlerinde bu kadar ufak bir yerde olmak nasıl olur bilemiyorum. Gerçi tabii ki, önündeki sokağa taşılıyordur; ama yine de Asmalı kalabalığında böyle ufak bir mekanda olmak fikri basıyor insanı!

Off Pera, Pera Palas’ın arkasında, Karadeniz pidecisinin karşısındaki Nar Pera’ya çıkan sokakta.

2011 Yazı Konserleri/Festivalleri – Deep Purple

Bu yaz çok şenlikli olacak demedim mi altı-yedi ay önce?! Alın bakalım bir başka büyük isim daha: Deep Purple!!

2011 yazı için umutlarım her geçen gün artıyor. 1993 ve 2010 yazlarını geride bırakan bir yaz olacak konserler bakımından. Daha Ocak ayını yeni bitirdik ve şu ana kadar açıklanan isimler, açıklanacak isimlerin en büyük habercisi. Malum, Türkiye’de (U2 konserini saymazsak) aylar, mevsimler önceden açıklanmaz konserler. Organizasyon yetilerimizin kısıtlı kapasitesi yüzünden, son dakika olmasa da, konsere fazla zaman kalmadan haberimiz oluyor gelişmelerden. Durum böyle olunca, bu kadar erken zamanda bu kadar çok ve önemli grup kesinleşince, insan kendi kendine “bu işin devamı var” diyor.

Neyse lafı uzatmadan haberimize döneyim. Efsane grup Deep Purple, 18 Mayıs’ta Küçükçiftlik Parkı’nda olacak. Biletler henüz satışa çıkmadı; ama yakında Biletix satmaya başlayacak konserin biletlerini. Bilet fiyatın belli değil haliyle; ama Deep Purple için hiçbir fiyatın pahalı olmayacağını düşünüyorum.

Grup 1998, 2005 ve 2009 yıllarında konser vermişti İstanbul’da. Gidin doldurun konseri! Hem bir rock efsanesini, belki de son kez, canlı görebilme fırsatını elde edin; hem de müzik neymiş görün. Deep Purple için yaşayan en büyük rock efsanelerinden biri dersem itiraz eden olmaz herhalde!

Açıkçası uzun uzun konseri ve grubu yazmak istemiyorum. Rock dinliyorum deyip, burada Deep Purple hakkında yazacaklarıma ihtiyacı olan varsa, geçmiş olsun! Gitsin hip-hop dinlesin!

Bu yazın konserleri hakkında yazıyorken, Kazlıçeşme için de birkaç söz edeyim. Bundan aylar önce Sonisphere’i yapan ekip (başta Siyabend Süvari), Zeytinburnu-Kazlıçeşme’de çok büyük bir rock festivali düzenleyecek; Bon Jovi headliner olacak diye yazdığımda, çeşitli müzik bloglarında benimle dalga geçen-eğlenen, “Kazlıçeşme ne ya” gibi anlamsız tepkiler veren birkaç gerizekalı; birkaç gün içinde konser resmi olarak açıklandığında, biletler satışa çıktığında bakalım ne  diyecekler veya kendileriyle dalga geçecekler mi??!!

Kazlıçeşme için iki önemli isim daha konfirme oldu: Whitesnake ve Judas Priest.. Bunlarla da dalga geçin enayiler!

Mushie’s Blog’u takip edin, konser ve festivallerden önce sizin haberiniz olsun! Malum, tüm gelişmeleri dakikası dakikasına takip deiyor ve önemli bağlantılardan önemli haberler alıyorum!

2011 Yazı Konserleri/Festivalleri – Blind Guardian

2011 için güzel haberler erken gelmeye başladı. Roxette ve Maroon 5′tan sonra Blind Guardian biletleri de satışa çıktı. Blind Guardian Almanların metal müziğe armağan ettiği gruplardan. Daha çok power metal veya speed metal olarak adlandırılan türde çalıyorlar.

1984′te kurulmuş köklü bir grup Blind Guardian. Fantezi edebiyatıyla ilgili şarkı sözleri ve vokalde koroyu sıkça kullanmaları bakımından metal dünyasında kendi tarzını ortaya koymuş ilginç bir gruptur. J.R.R. Tolkien’ın şiirleri üzerine şarkılar yazmış, belli bir fanatik hayran kitlesi edinmiştir.

4 Mayıs’ta Türk hayranlarının karşısında olacaklar. Konser Refresh the Venue’de. Sahne önü biletler 87.5 lira ve kısa sürede tükendi. Normal biletler 57 lira. Bu fiyatlarla, 2010′dan beri, bu büyüklükteki en ucuz konser oluyor galiba.

Ben pek metalden haz etmem.  Metallica ve Iron Maiden haricinde konserine gideceğim bir metal grubu yoktur haliyle. Blind Guardian konseri metalseverlerin, özellikle Blind Guardian’ın kendine has tarzını sevenlerin, kaçırmaması gereken bir konser. Her zaman diyorum, böyle büyük isimlerin konserlerini dolduralım ki, bu hem organizatörler için yabancı grupları Türkiye’ye getirmek için cesaret; hem de yabancı grupların Türkiye’ye gelmesi için motivasyon olsun.

2011 Müzik Festivalleri

Bahara doğru günler geçtikte, Avrupa’da her sene yapılan, kemikleşmiş müzik festivallerinin kadroları da bir bir belli olmaya başladı. Mushie’s Blog büyük bir kamu hizmeti yapıyor ve Avrupa’nın önde gelen festivallerini bu yazıda topluyor.

Bu arada belirtmeden geçmeyeyim, İngilizlerin meşhur festivali Glastonbury’nin biletleri, henüz kadrosunu bile açıklamamasına rağmen, geçen hafta itibariyle tükenmiş vaziyetteyken; Türkiye’den Avrupalı müzik festivali diyeceğimiz, müzik/etkinlik/festival sitelerinin radarına girmiş bir festivalin olmaması çok üzücü! Umarım Sonisphere Türkiye ve Purple Concerts’ın bunun yanına bu sene ekleyeceği rock festivali devamlılık kazanır ve Avrupa’nın devleri ile anılmaya başlar. Buyurun listeye:

* Liste Avrupa’nın son senelerde en revaçta olan festivali, Glastonbury ile açılıyor. Yukarıda dediğim gibi, Glastonbury’nin kadrosu henüz belli değil; hatta açıklanan tek bir grup bile yok. Buna rağmen, biletlerin tamamı satılmış durumda. Kadro bahar aylarında açıklanacak. Ayrıca aynı dönemde iptal edilen biletler tekrar satışa çıkacak.  Kadronun nasıl olabileceği konusunda bir fikir edinmek için bu adresten geçen sene çıkan onlarca dev isim ve toplamda yüzlerce grup/sanatçıya bakabilirsiniz: http://www.glastonburyfestivals.co.uk/line-up-poster/Glastonbury 22 Haziran Çarşamba ve 26 Haziran Pazar tarihleri arasında.

* Glastonbury’den sonra son senelerde, özellikle Türkler arasında, çok popüler olmuş bir festival geliyor: Rock Werchter. Rock Werchter, Belçika’nın düzenlediği festivallerden biri. Yeri itibariyle Avrupa’nın göbeğinde bulunması ve kıtanın her tarafından festivale ulaşımın çok kolay olması sayesinde gittikçe popülerleşen bir organizasyon. Popülerliğinin bir başka kaynağı da kadrosunun her sene kalabalık olması ve çok sevilen gruplardan/sanatçılardan oluşması. Rock Werchter bu sene 30 Haziran Perşembe ve 3 Temmuz Pazar tarihleri arasında düzenlenecek. Şu an için katılanlar şöyle: The Chemical Brothers, Kings of Leon, Arctic Monkeys, Coldplay, Portishead, PJ Harvey, Elbow, The Gaslight Anthem, Iron Maiden, Robyn, Two Door Cinema Club. Hala bilet mevcut; kombine biletler 195 Euro.  www.rockwerchter.be

* Türk müzikseverlerin son yıllarda yoğun şekilde katıldığı bir başka festival, Macaristan’da düzenlenen Sziget. Türkiye’den bu festival için pek çok tur düzenleniyor. Hatta ilgi o kadar büyüdü ki, resmi sitelerinin dillerinden biri de Türkçe! Sziget kendini belli bir müzik türüne adamıyor. Bu sayede farklı zevklerdeki geniş arkadaş grupları beraber organize olup festivale katılabiliyor. Bu seneki kadro çok geniş yine: http://www.szigetturkiye.com/line-up/ Öne çıkan gruplar içinde Kasabian, Danko Jones, Muse, Iron Maiden, Faithless ve 30 Seconds to Mars var. Kombine biletler kampsız 170 Euro, kamplı 200 Euro. Sziget 11 Ağustos Çarşamba ve 15 Ağustos Pazar tarihleri arasında. http://www.szigetturkiye.com/

* Gelelim bir başka meşhur festivale: Roskilde. Danimarkalı Roskilde tarih olarak Rock Werchter ile çakışıyor. O yüzden ikisi arasında bir tercih yapmak zorunda kalacaksınız. Kombine bilet, kamp da dahil olmak üzere 232 Euro. Şu ana kadar açıklanan gruplar arasında Iron Maiden, Kasabian, The Tallest Man on Earth, How to Dress Well, Weekend, Autopsy, L.O.C., De Enestes, Afrocubism var. http://www.roskilde-festival.dk/uk/

* Sonar Barselona’da 17-19 Haziran tarihleri arasında düzenlenen bir elektronik müzik festivali. Barselona’da olması avantaj; müzik ve tatil birleştirilebilir. Katılan gruplar şöyle: The Chemical Brothers, Roxy Music, Air, LCD Soundsystem, Plastikman, Jónsi, Dizzee Rascal, 2manydjs, Booka Shade, Hot Chip, Fuck Buttons, Aeroplane, King Midas Sound, Broadcast, The Sugarhill Gang, Caribou, Matthew Herbert’s One Club, Flying Lotus, Pete Tong, Joy Orbison, New Young Pony Club, Roska, Necro Deathmort, Ryoji Ikeda, Mary Anne Hobbs, Moodymann, John Talabot, Speech Debelle, Emilio José, Uffie, Jimi Tenor & Kabu Kabu, Hudson Mohawke, DJ Hell, Delorean, The Pinker Tones, Sandwell District, bRUNA, Bomba Estéreo, Cluster, Mike Slott cancelled, replaced by Lunice, Aufgang, bcn216 + Tristan Perich, BFlecha, The Slew featuring Kid Koala, Caspa feat. MC Rod Azlan. Kombine biletler 155 Euro ve hepsi satılmış durumda. Günlük biletler mevcut hala. http://2010.sonar.es/en/

* Rock am Ring, Almanlar’ın en büyük ve meşhur festivali. Adından anlaşılacağı üzere rock ve metal ağırlıklı bir festival ve genelde Haziran ayının başında düzenleniyor. Bu sene de 3-5 Haziran tarihleri arasında. Kombine biletler 150 Euro ve kadro yine gayet sağlam: Muse, Rage Against the Machine, Jay-Z, Kasabian, 30 Seconds to Mars, Rammstein, Editors, Alice in Chains, Rise Against, The Hives, Bullet for My Valentine, KISS, Motörhead, Cypress Hill, Stone Sour, OneRepublic, Kate Nash, Slayer, HIM, Bad Religion, Crystal Castles, Pendulum, Alkaline Trio, Lamb of God, Gossip, As I Lay Dying, Foals, The Cribs, A Day to Remember, Dizzee Rascal, Zebrahead, The Sounds, Gogol Bordello, Gentleman, HammerFall, Five Finger Death Punch, Katatonia, Ellie Goulding, Kamelot, Them Crooked Vultures, Sportfreunde Stiller, Jan Delay, Delphic, Volbeat, Heaven Shall Burn, Airbourne, You Me At Six, Tocotronic, Donots, Sleigh Bells, Hellyeah, Slash, Whitechapel, H-Blockx, Disco Ensemble, Die Sterne, WhoMadeWho, Cancer Bats, Lissie, Carpark North, Crime in Stereo, Indica, “Fertig, Los!”, Turbostaat, We Are the Fallen, Broilers, Halestorm, Taylor Hawkins & The Coattail Riders, Sweethead, Year Long Disaster, Roman Fischer, Livingston, Taking Dawn, Dommin, Montreal, The Storm, The Damned Things, The New Black, Martin & James, Lazer, Das Actionteam, Project 54, Eyes Of Solace, 9mm Assi Rock’n'Roll, LO PARKER, The Mustard Tubes, Punch & Nerves. http://www.rock-am-ring.com/ 

* Gelelim Rock am Ring’in kardeşine: Rock in the Park. Yine bir Alman festivali Rock in the Park, veya Rock im Park, Rock am Ring ile aynı kadroya sahip ve bilet fiyatları da aynı. Sadece tarihler birer gün kayıyor: 4-6 Haziran. www.rock-im-park.com

* Sırada T in the Park var. Bu festival Türk müzikseverler için biraz sapa kalıyor. Zira İskoçya’da düzenleniyor. 8-10 Temmuz tarihlerinde düzenlenmesi bakımından bu sene ilk kez İstanbul’da düzenlenecek büyük rock restivali ile çakışıyor olacak. Kadrosu henüz açıklanmadı; ama kadronun bugüne kadarki tüm kadroları unutturacağı söyleniyor. Kamp dahil kombine biletler 195 Euro. http://www.tinthepark.com/

* Belçika’nın ikinci büyük festivali Pukkelpop. Festival 18-20 Ağustos tarihleri arasında düzenlenecek. Adından yanılıp pop festivali sanmayın. Geçmişte rock gruplarının fazlaca çıkmışlığı var. Henüz kadrosu ve fiyatları belli değil. Kadroyu internet sitelerine koydukları anket vasıtasıyla katılımcıların isteklerine göre şekillendirecekler. www.pukkelpop.be

*   Sıra yine İngiltere’de. Download, 10-12 Haziran tarihlerinde Donningpark’ta düzenlenecek. Kadrosu çok sağlam: Alice Cooper, Avenged Sevenfold, Alter Bridge, Bullet for My Valentine, Gaslight Anthem, Gwar, Korn, Linkin Park, Mr. Big, Pendulum, Rob Zombie, System of a Down, Thin Lizzy.   http://www.downloadfestival.co.uk/2011/lineup/

* İngiltere ile devam ediyoruz. Reading ve Leeds festivalleri aynı ekibin düzenlediği önemli festivaller. Geçen sene Guns N’ Roses’ın konserlerinin olaylı geçmesi ile iki festival de epeyce müzik gündemini meşgul etmişti. 2011 kadroları hala belli olmadı ama biletlerin önemli bir bölümü satıldı.  Reading 26-28 Ağustos tarihleri arasında ve kombine biletleri 244 Sterlin.   http:// www.readingfestival.com/home/ Leeds aynı tarihlerde ve kombine biletleri 228 Sterlin.

* Son festivalimiz Almanya’dan Wacken Open Air. Wacken daha çok metal dinleyenlere hitap eden bir festival. Her sene çok önemli isimleri misafir ediyor. Sloganları “Louder than Hell” konseptlerini tam olarak açıklıyor. Bu seneki organizasyon 5 Ağustos ve 7 Ağustos tarihleri arasında. 2011 kadrosunun öne çıkan isimleri Blind Guardian, Airbourne, Aopcalyptica, Children of Bodom, Exodus, Judas Priest, Kreator, Motörhead, Ozzy Osbourne, Primal Fear ve Sepultura. Kombine biletler 120 Euro.

Bu büyük festivaller dışında, henüz adını çok duyuramamış onlarca festival var Avrupa’da düzenlenen. Bunlar içinde Exit, Lowlands, Oxegen, Primavera Sounds, Pink Pop, Dour, V, Open Air Gampel, Open Air St. Gallen, Summerbreeze, Hove, BestFest, Gurten, Paleo, Oya, Electric Picnic, Novarock, Hurricane, Southside, Melt, Opener, FM4Festival, Provinssirock, Creamfields, Storsjöyran, Dance Valley, Bilbao, Global Gathering, Rockness, Vieilles Charrues, Isle of Wight, Big Chill, INMusic, Bestival, Latitude, Tomorrowland, Glade, Monegros, Quart, Italia Wave, Rockwave, Way Out West, Belaton, Ilosaarirock, Cactus, Arvika, Tuska Open Air, Hultsfred, Graspop, Groezrock, Ankkarock, Rock en Seine, Heitere Open Air, Force Attack, Mera Luna, Paredes de Coura, Positivus, Pohoda, Emmaboda, Caribana, Greenfield, Open Air Frauenfeld, Hole in the Sky, Rock OzArenes, Hard Rock Calling, Pantiero, Taubertal, Rocco del Schlacko, Hellfest Summer Open Air, Ruisrock, Sweden Rock, Leas Ardentes, Creamfields Malta, Flow, Smukkeste, Guilfest, Optimus Alive, Offset, Soundwave, Slottsfjel, Greenman, Beautiful Days, Garden, Camp, Field Day, Get Loaded in the Park, Hop Farm, Love Box, Wireless, Spirits of Burgas, Screet Garden Party, Indietracks, Electric Elephant, End of the Road, Le Printemps de Bourge, Les Mediterraneennes de Leucate, Coke Live, Skive, Rock for People ve Traffic var.

Maalesef ülkemizden adı bu festivallerle anılan bir festival çıkmadı henüz. Sonisphere (her ne kadar Türkiye’ye has bir organizasyon olmasa da) ve Sonisphere’i kotaran Purple Concerts’ın bu sene düzenleyeceği rock festivalinin bu festivaller arasında kendine çok iyi ve bilindik bir yer edinmesi umuduyla..