Buraya dikiz!

<< >>

Olmayacak iş!

TRT Eurovision adayını her sene daha geç açıklar oldu.. Geçen sene yılbaşı sabahı öğrenmiştik Yüksek Sadakati, bu sene yılbaşı geldi daha temsilcimiz belli değil. Şarkıların Mart gibi teslim edildiğini düşünürsek, seçilecek kişi/gruba şarkısını hazırlamak için adam gibi vakit kalmıyor. Neyse, konum bu değil. Kıraç TRT’nin kendisine teklif yaptığını ve bu teklifi değerlendirdiğini açıklamış. Uzun uzun yazmayacağım [...]

Trio’da açıkhava sineması

Son bir hafta içinde iki kere gittim Trio Hillside’ın içindeki açıkhava sinemasına. İlkinde şezlonglarda önde yer bulabilmiştim; ikincisi arkalarda minderler üzerinde bir yerdi. Gelelim, görüşlerime: * Ekran gayet büyük ve yeterli. Ekrana uzak oturduğum ikinci seferde bile görememe, yazıları okuyamama gibi bir sorun olmadı. * Ses sistemi de gayet iyi. Kapalı salonda izler gibi rahat [...]

2011 Yazı Konserleri/Festivalleri – Whitesnake & Judas Priest

Mushie’s Blog, 2011 yazı için müjdelerine devam ediyor. Purple Concerts’tan henüz resmi bir açıklama gelmemiş olsa da, organizatörlerden aldığım habere göre Whitesnake ve Judas Priest’ın, Kazlıçeşme’de Bon Jovi’ye eşlik etmesi kesinleşti. 10 Temmuz tarihinde iki dev sahnede olacak. Daha geçen senenin ortasında, “Kazlıçeşme Festival olacak, Bon Jovi gelecek” diye yazdığımda, Düşler ve Kabuslar gibi forumlarda [...]

Başarılar Yüksek Sadakat (veya Mushie bu işi biliyor)!

Beş aylık sürecin en önemli günleri geldi çattı. Bu akşam (Türkiye’nin yarışacağı) yarı final ve Cumartesi akşamı final var Eurovision’da.. Bir süredir Düsseldorf’ta hazırlanan Yüksek Sadakat, birinci ve ikinci kostümlü provasını yapıp yarı finali beklemeye başladı. Şarkılarla ilgili değerlendirmelerim ve tahminlerimi sizinle paylaşmış; “ama kostümlü provayı görmeden kesin söz söylememek lazım” demiştim. Sonuçta bu görselliğin [...]

Olmayacak iş!

TRT Eurovision adayını her sene daha geç açıklar oldu.. Geçen sene yılbaşı sabahı öğrenmiştik Yüksek Sadakati, bu sene yılbaşı geldi daha temsilcimiz belli değil. Şarkıların Mart gibi teslim edildiğini düşünürsek, seçilecek kişi/gruba şarkısını hazırlamak için adam gibi vakit kalmıyor.

Neyse, konum bu değil. Kıraç TRT’nin kendisine teklif yaptığını ve bu teklifi değerlendirdiğini açıklamış. Uzun uzun yazmayacağım bu sefer.. Olmaz öyle şey!

Trio’da açıkhava sineması

Son bir hafta içinde iki kere gittim Trio Hillside’ın içindeki açıkhava sinemasına. İlkinde şezlonglarda önde yer bulabilmiştim; ikincisi arkalarda minderler üzerinde bir yerdi. Gelelim, görüşlerime:

* Ekran gayet büyük ve yeterli. Ekrana uzak oturduğum ikinci seferde bile görememe, yazıları okuyamama gibi bir sorun olmadı.

* Ses sistemi de gayet iyi. Kapalı salonda izler gibi rahat ediyor insan.

* Oturma konusunda kesinlikle şezlonglar tercih edilmeli. İkinci seferde yer olmadığından minderleri seçmek zorunda kaldık. Hem rahat değiller, hem uzanarak sahneyi görmek büyük sıkıntı. Şezlonglarda rahat rahat; gerine gerine izliyorsunuz filmi.

Yalnız her ikisinin de rutubet sorunu var. Gündüz havuzda kullanıldıkları için gayet nemli ve kokulu vaziyetteler. Üstünüz, başınız kötü rutubet kokusu içinde kalıyor. İzlerken rahatsızlık duymak da cabası.

* Ortamı da gayet güzel sinemanın. Zaten Hillside havuzbaşı hem şık hem de rahat görünümlü bir yer. Huzurlu bir ortam.

* Fiyatlar biraz yüksek, şezlongda kişi başı 25 lira ödüyorsunuz mesela. Kuruçeşme Arena’da galiba 17 lira bir şeydi.

Özetle, tavsiye edilebilir bir mekan. Sıcak yaz günlerinde değişik bir hoşluk oluyor. Elinizde içeceğiniz (alkollü veya alkolsüz) ile bir şeyler atıştırarak; yan gelip yatarak film izliyorsunuz.

 

Originally posted 2011-08-18 18:27:07. Republished by Blog Post Promoter

2011 Yazı Konserleri/Festivalleri – Whitesnake & Judas Priest

Mushie’s Blog, 2011 yazı için müjdelerine devam ediyor. Purple Concerts’tan henüz resmi bir açıklama gelmemiş olsa da, organizatörlerden aldığım habere göre Whitesnake ve Judas Priest’ın, Kazlıçeşme’de Bon Jovi’ye eşlik etmesi kesinleşti. 10 Temmuz tarihinde iki dev sahnede olacak.

Daha geçen senenin ortasında, “Kazlıçeşme Festival olacak, Bon Jovi gelecek” diye yazdığımda, Düşler ve Kabuslar gibi forumlarda benimle dalga geçmeye kalkışan birkaç gerizekalı, bakalım sadece Bon Jovi değil; Whitesnake ve Judas Priest’ın da geldiğini duyunca utanacak mı?!

Neyse kişisel hesabımı, bu yazının konusu etmeyeyim. Her iki grup da resmi sitelerinde “10 Temmuz – Kazlıçeşme Festival Site” yazarak durumu resmen açıkladı. Yani Türkiye’de resmi açıklama yok diye telaşlanmayın.

Sonisphere’den sonra, Purple Concerts Türkiye’ye ikinci büyük festivali kazandırıyor. Kaçırılmayacak bir etkinlik olacak. İşin güzel tarafı, daha günlerden birinin headliner’ının açıklanmamış olması. Diğer günler için Bon Jovi, Whitesnake ve Judas Priest’ı getiren organizasyon, boş kalan gün için hayalgücümüzü zorlar!

Whitesnake ve Judas Priest için çok şey yazmaya gerek var mı bilmiyorum cidden! Whitesnake 1977 doğumlu, çok büyük bir blues-rock ve hard rock grubu. Dünya üzerinde sayılı kalan babalardan ve yaşları itibariyle (Axl korusun) tekrar canlı görme fırsatımız olmayabilecek bir grup. Kaçırmamak lazım.

Judas Priest, Whitesnake gibi İngiltere menşeli baba gruplardan.. Heavy-metal devlerinden.. Kesinlikle kaçırılmaması gerek. Bu adamları tekrar bir arada görme fırsatı olmayabilir; malum ölüm-ayrılma-dağılma Axl’ın emri..

Bu arada, bu rock festivalinin Zeytinburnu-Kazlıçeşme’de yapılacağı açıklanmıştı. İçeriden aldığım bilgiye göre organizasyon yeni bir festival alanı arıyor. Yani festivalin adında ve yerinde değişiklik olabilir; ama şu bir gerçek ki, bu yaz İstanbul’da Sonisphere’in metal rüzgarına yeni festivalimizin rock rüzgarı eklenecek!

Originally posted 2011-02-08 16:17:13. Republished by Blog Post Promoter

Başarılar Yüksek Sadakat (veya Mushie bu işi biliyor)!

Beş aylık sürecin en önemli günleri geldi çattı. Bu akşam (Türkiye’nin yarışacağı) yarı final ve Cumartesi akşamı final var Eurovision’da.. Bir süredir Düsseldorf’ta hazırlanan Yüksek Sadakat, birinci ve ikinci kostümlü provasını yapıp yarı finali beklemeye başladı.

Şarkılarla ilgili değerlendirmelerim ve tahminlerimi sizinle paylaşmış; “ama kostümlü provayı görmeden kesin söz söylememek lazım” demiştim. Sonuçta bu görselliğin de çok önemli olduğu bir yarışma. Hatırlarsınız geçen sene Manga’nın kostümlü prova performansımı izledikten sonra tahmini revize etmiş ve bir birincilik veya ikincilik alırlarsa şaşırmayacağımı söylemiştim.

Açıkçası Yüksek Sadakat de Manga’nın gösterisini gerçekleştiren ekiple çalıştığından çok umutluydum. Ama bu sefer tahminimi ciddi anlamda revize etmemi gerektirecek bir durum söz konusu değil. Daha doğrusu bu seneki gösterimiz, şarkının alacağı puanlara ciddi anlamda etki etmeyecek.

Yalnız, gösteriyle ilgili olarak şahsım adına önemli-ilginç bir durum var. “Yüksek Sadakat Nasıl Giyinmeli” yazımda, “glam giyinmeliler, rocker imajlarını” iyice ortaya çıkarmalılar demiştim. Bakın, bu seneki kostümlerimizi tasarlayan Niyazi Erdoğan ne diyor: “Kostümleri tasarlarken grubun bugüne kadarki geçmişi ve kendi kişilikleri düşünülerek hazırlandı.
Önemli olan grubu sahnede ‘rock star’ gibi göstermekti… Grubun logosu olan anka kuşu yeşil ve altın renklerinin esin kaynağı oldu. 1970’lerin rock gruplarının ruhu, 80’lerin punk havası kostümlere aksesuar ve dokunuşlar olarak yansıdı. Dar paça pantolonlar, sivri burun ayakkabılar, altın rivetler, zincirler tasarımların başlıca belirgin özellikleri. Modern rock görüntünün üzerine, doğuya özgü dokunuşlarla bize özgü, bizi anlatan bir tasarım ortaya çıktı.

Niyazi Erdoğan’ın bu sözleri üzerine de bana “Mushie bu işi biliyor” diye övünmek fırsatı çıktı. Ne de olsa hiç sevmem kendimi övmeyi!

Bu seneki kıyafetlerimiz ve sahnedeki görünüşleri aşağıda efendim:

Originally posted 2011-05-10 16:13:18. Republished by Blog Post Promoter

Mesele budur: Get in the Ring!

Her gün soruyor birini/bir şeyi tutluyla sevmeyi bilmeyen arkadaşlarım: “Nedir abi, bu adamları senin için bu kadar özel yapan; nedir Axl, Allah mı?” Bıkmadan her gün cevaplıyorum; ama bir de buradan cevaplayayım “Get in the Ring” aracılığıyla.

Bu adamlar, ve özellikle Axl, müzik tarihinin en kimseyi sallamaz, en başına buyruk adamları. Ne müzik basınını salladılar haklarında kötü bir şey yazar mı diye; ne hayranları salladılar onların sevmekten vazgeçerler mi diye. Her zaman doğru bildiklerini, istediklerini, sevdiklerini yaptılar/söylediler. Zaten, bu özellikleriydi onlara tarihin en tehlikeli grubu unvanını veren.

Mesela meşhur bir St. Louis olayı vardır. Axl hassastır telif hakları konusunda, hakkını yedirmez kimselere. Konserde ön sırada salağın birinin kamera ile kayıt yaptığını görünce, önce güvenliği uyarır “gidin, alın kamerayı” diye. Güvenlik tembellik edip, adam da istifini bozmadan kayda devam edince; Axl sahneden uçar ve döve döve alır kamerayı adamın elinde. Güvenlikler güçlükle alırlar adamı Axl’ın elinden. Sahneye dönen kral, konseri bitirir, çeker gider. Konser yarıda kalınca önce konser alanı; sonra şehir karışır. Kızgın seyirci yakar, yıkar şehiri. Şehir yanmış kül olmuş Axl’ımın umrunda mı; hakkında bu yüzden dava açılmış Axl’ımın umrunda mı?!

Get in the Ring tam da bu sallamazlığı ifade eder. Büyük bir başkaldırıdır müzik basınına. Dönemin müzik basınına; dergilerine ithaf edilmiş bir başyapıttır. Metallica gibi dönemin diğer ünlü grupları, ticari kaygılardan basının ve hayranların kıçını yalarken, Guns N’ Roses’ın kimseyi iplemediğinin en güzel göstergesidir.

Nefretin, siktir etmişliğin bu kadar güzel anlatıldığı başka bir sanat eseri bilmiyorum. 80′ler sonu, 90′lar başının (yani Guns N’ Roses’ın tüm dünyayı kasıp kavurduğu dönem) Amerikan müzik basını, özellikle “Kerrang!”, “Hit Parader”, “Spin”, “Circus” gibi dergiler, saçmasapan atıp tutmaktadır kralların hakkında. Krallar da Get in the Ring’in içinde uzunca bir bölümle harika bir cevap verirler bu saçmalığa:

And that goes for all you punks in the press
That want to start shit by printin’ lies

Instead of the things we said
That means you
Andy Secher at Hit Parader
Circus Magazine
Mick Wall at Kerrang
Bob Guccione Jr. at Spin,
What you pissed off cuz your dad gets more
pussy than you?
Fuck you
Suck my fuckin’ dick

You be rippin’ off the fuckin’ kids
While they be payin’ their hard earned
money to read about the bands
They want to know about
Printin’ lies startin’ controversy
You wanta antagonize me
Antagonize me motherfucker
Get in the ring motherfucker
And I’ll kick your bitchy little ass, punk

Nefretin, küfrün bu kadar güzel ifade  edildiği başka bir şarkı bilmiyorum gerçekten de! Krallar lümpenleşmeden, “siktirin gidin” diyor gerizekalı yazarlara. Wikipedia bile hakkını veriyor bu güzelliğin: “The song is notorious for its amount of swearing.”

Şarkının kalanında da müthiş bir nefret var çok eğlenceli bir şekilde dile getirilen:

Why do you look at me when you hate me
Why should I look at you when you
make me hate you too
I sense a smell of retribution in the air
I don’t even understand why the fuck
you even care
And I don’t need your jealousy yeah
Why drag me down in your misery
And when you stare don’t you think I feel it
But I’m gonna deal it back to you in spades
When I’m havin’ fun ya know I can’t conceal it
‘Cause I know you’d never cut it in my game
Oh no
And when you’re talkin’ about a vasectomy
Yeah
I’ll be writin’ down your obituary
History

Get in the ring
Yeah!
You got your bitches with
the silicone injections
Crystal meth and yeast infections
Bleached blond hair, collagen lip projections
Who are you to criticize my intentions
Got your subtle manipulative devices
Just like you I got my vices
I got a thought that would be nice
I’d like to crush your head tight in my vice
Pain!!

You be rippin’ off the fuckin’ kids
While they be payin’ their hard earned
money to read about the bands
They want to know about
Printin’ lies startin’ controversy
You wanta antagonize me
Antagonize me motherfucker
Get in the ring motherfucker
And I’ll kick your bitchy little ass
Punk

I don’t like you, I just hate you
I gonna kick your ass, oh yeah! oh yeah!

You may not like our integrity yeah
We built a world out of anarchy oh yeah!

Özellikle, son dizeler mükemmel! “Biz buyuz, beğenmeyen siktirsin gitsin”! Bunu görüp, bu adamlara hayran olmamak elde mi?!

Şarkının en eğlenceli bölümü, basına açıkça meydan okunduğu; yukarıda belirttiğim yazarların dövüş ringine davet edildiği kısımdır. Zaten şarkı, grubu pek tanımayan çoğunluğun yanlış yorumladığının aksine “belli bir zümreye ait olmak”, “belli bir döngünün içinde yer almak” anlamına değil; bildiğiniz dövüşe, ringe davettir:

And in this corner weighin in at 850 pounds,
Guns N’ Roses

En anlamlı bölümse, en sonda. Grup, haklarında bu kadar saçmasapan haber varken onların peşinden ayrılmayan gerçek gunner’lara teşekkür ediyor; kalanları da siktir ediyor:

Yeah this song is dedicated to All the Guns n’ fuckin’ Roses fans
Who stuck with us through all the
Fucking shit
And to all those opposed…
Hmm…well

Bu felsefede olan adamları nasıl ilahım yapmam?! Tanıyan herkesin bildiği üzere, kimseyi takmam; kralını tanımam. Hayat benim, onu da bir kez yaşarım!

Originally posted 2010-11-30 19:18:37. Republished by Blog Post Promoter

Al Sana Rock FM!!!

Rock FM ne zamandır arabamın radyosunda duran, arada kanal zaplarken denk geldiğim; denk geldiğimde de sevdiğim bir şarkı çalıyorsa dinlediğim, sonra da hemen geçtiği bir radyoydu.

Olay bundan altı-yedi ay önce değişti. Rock FM önce araba radyosunu tamamen ele geçirdi; sonra da ofiste çalışırken dinlediğim tek kanal oldu. Ne zaman internet yayınlarını açsam, Guns N’ Roses çalıyordu. Bu güzel tesadüfü, Axl’ın bana bir işareti olarak alıp, full-time dinlemeye başladım ve hiç de pişman olmadım bu tercihimden. Hatta, Rock FM  çalışırken duyduğum müzik ihtiyacını öyle güzel giderdi ki; 40 gb’lık müzik arşivimi sildim ofisteki bilgisayarımdan.

Rock FM, tam benim zevkime göre çalıyor. Sağlam rock yani! Türkiye’nin tek adam gibi rock radyosu. Sakın, “ama Radyo Eksen..” filan diye gevelemeye çalışmayın. Radyo Eksen rock radyosu olmaktan çıktı çoktan. İyice indie’ye verdi kendini; alternatifin alternatifi haline geldi.

Rock FM, hayatta bulaşmaz indie zırvalarına. Belki arada, o türün dinleyicine saygıdan ve sonuçta bu da rock’ın türlerinden biri deyip, bir-iki indie çalar; ama Eksen gibi kendini iyice marjinalleştirmez.

Rock FM, dediğim gibi sağlam rock çalıyor ve işin güzel tarafı rock’ın güncelini çalmıyor pek. Eski babalar dönüp duruyor. Güncel çalacağı zaman da, hala rock’a saygısı olan ender güncel rock’çılardan Alter Bridge filan çalıyor.

Rock FM, çaldığı müzikler haricinde, dj’lerinin amatör bir ruhla takılmaları bakımından da saygımı-sevgimi topluyor bol miktarda. Sabahları Rabarba programında Mesut Süre’nin, kendini kasmayan, radyoda değil; arkadaş ortamında konuşuyormuşçasına yaptığı geyikler şahane. Yalnız, burada bir parantez açayım. Mesut Süre’yi çok komik bulan insanlar olduğunu gördükçe; adamın stand-up yaptığını duydukça cidden şaşırıyorum. Mesut Süre samimi, belki sempatik; ama öyle ciddi anlamda komik bir insan değil. Bence, Power FM’in Morning Team’i bile Süre’den daha komik.

Neyse konunun dışına çok çıkmayayım. Akşamları dönüş yolunca “Arka Koltuk” da çok iyi gidiyor. Aslında, özel olarak programlarında ziyade, program hangisi olursa olsun gerçek rock çalmaları, eski şarkıları gündemden düşürmemeleri ve indie gibi günümüz dandik akımlarına yenik düşmemeleri açısından, Rock FM büyük saygı duyulacak bir radyo.

Yalnız, programlarından birini de özel olarak anmadan geçmeyeyim. Pazar öğleden sonraları yayında olan “Cover Station” programı çok başarılı bir konsept. Rock şarkılarının cover’ları çalınıyor ve sevdiğiniz parçaları başkalarının, kimi zaman epey ilginç, yorumlarıyla dinlemek çok iyi oluyor; insanın ufkunu genişletiyor.

Uzatmayayım lafı; 94.5 Rock FM! Kendi cingıllarıyla kapatalım yazıyı:

Hem benim olsun, hem senin olsun dersen; müziği sert istersen, AL SANA ROCK FM!

Originally posted 2011-02-15 09:42:15. Republished by Blog Post Promoter

Antalya’da kafalar karışık!

Memleketim diye söylemiyorum (sıcağı olmasa) Türkiye’nin en yaşanılası yeri bence Antalya. Derli-toplu kentsel yapılaşması, kilometrelerce uzanan temiz plajları, yaz ayları haricinde ılıman iklimi, ucuz ve yayla gibi geniş evleri, pahalı olmayan hayatı ile insanın ömrünün mutlu geçirecebileceği, nadir bir yer. Aldığı emekli nüfus göçü de bu durumu ortaya koyuyor zaten.

Yalnız, güzel Antalyamın gençler için büyük sıkıntı olabilecek bir sorunu var. Bu kadar turistik potansiyel; yıllardır yabancılarla iç içe yaşamış insanının rahatlığı ve medeniliği; önce arsa, sonra da turizm yatırımları biriken sermaye tabanına rağmen, canım memleketimin adam gibi bir gece hayatı yok. Daha doğrusu, gece hayatı var; ama Antalya’da kafalar çok karışık!

Antalya insanı eğlenmeyi, eğlendirmeyi pek bilmiyor. Konseptleri birbirine muazzam derecede karıştırıyor. Bunun üstüne, geçmişin arazi, günümüzün otel sahiplerinin görmemişliği (bilmeyenler için bir parantez açayım, güzel Antalyamın insanı yıllarca ellerindeki arazilerin turizm arazine dönüşmesinin rantı ile zengin oldu; bugün ise biriken sermaye sayesinde kendi turistik tesisini arazisinin üstüne kondurup bunun kaymağını yiyor) de eklenince tam bir çorba gece hayatı çıkıyor ortaya.

Eylül ve Kasım aylarında birer hafta kalmamla durumun farkına daha iyi vardım. İstanbul’un gece yaşamına alışınca Antalya’daki eğlence anlayışı fazlasıyla garip geldi bana. Gerçekten de neyin nasıl yapılacağını bilen az sayıda mekan/işletmeci var Cennet parçası memleketimde. Zaten, turizmden kaldırdığı rantla eğlence işine bodoslama giren halkımdan da farklı bir durum beklenemezdi herhalde.

Anlattığım bu keşmekeşin en komik örneği “Boleyn Pub”dır herhalde. İnsan, pub’a verilen bu adı duyunca işkillenmeye başlıyor doğrudan. Üstüne bayramdaki programlarını görünce derin bir “yuh” çekiyor. Hazır olun: Mekan bayramda Soner Sarıkabadayı, Bülent Ersoy, Hakan Altun ve Ozan Doğulu’yu ağırladı. Öncelikle, bir “pub”da canlı müzik olayı nedir?!! Ayrıca, bu isimleri “pub” dediğiniz bir yerde çıkarmak nasıl bir konsept kargaşasıdır??!!!!

Mesele Boleyn’le sınırlı kalsa yine. Türkiye’de, hatta dünyada başka yerlerde işletmeleri olan mekanlar bile kapılmışlar Antalya’nın bu komedisine. Türkiye’den örnek “North Shield”. North Shield’in Türkiye’deki ona kadar işletmesine girip çıkmışımdır. Antalya’daki, haklarını yemeyeyim, fiziksel mekan olarak en beğendiğim (Esenboğa’dakini de çok severim). Yalnız, Antalya North Shield de komiklikten kurtulamamış. İnsanların kalkıp dans etmediği kalıyor mekanda. Çalan müzik ve müziğin yüksekliğiyle kendimi Mojo, Novo, Roxy veya herhangi bir Asmalı mekanında sandım resmen. Nerede kaldı efendi gibi içki içilip sosyalleşilecek “pub”??!! Sanırım, birinin Antalyalı işletmecileri toplayıp “arkadaşlar, Pub 101 dersine başlıyoruz” demesinin zamanı gelmiş.

Dediğim gibi dünyada başka işletmeleri olan oturmuş işletmeler bile Antalyalı karmaşasından nasibini alıyor. En güzel yabancı örnek “Extra Blatt”. Extra  Blatt, Almanların meşhur bir kafe zinciri. Orta Avrupa’da hangi ülkeye gitseniz karşınıza çıkacak orta kalitede kafeleri getirin gözünüzün önüne. Antalya’da ise piyasa yapılacak afili bir mekan muamelesi görüyor.  GAP, Abercrombie giyimli gençler, spor arabalarını mekanın önüne çekerek akılları sıra hava atıyor/piyasa yapıyor.

Aynı durum, İstanbul’da olsa vasat-orta kalite bir mekan sayılacak Shakespeare’s Bistro için de geçerli. Mekanın önü yerel magazinci, spor/lüks araba kaynıyor. Tam bir komedi!

Galiba tüm saçmalığın içinde en doğru düzgün duran Jolly Joker. Bu isim İstanbullulara da tanıdık gelmiştir. Bilmezler; ama Jolly Joker bir Antalya mekanıdır. Antalya’daki başarıları, canlı alternatif müzik kaliteleri, Antalya’da misafir ettikleri büyük ulusal isimlerin verdiği birikim ile eski adı Balans olan mekanı satın alarak İstanbul gece hayatına girdiler. Gerçekten de konseptlerine (canlı alternatif müzik) sadık kalarak; gerek yerel, gerek ulusal grupları misafir ederek önemli bir isim yaptılar Antalya’da.

Uzun lafı kısası, güzel ve potansiyeli çok fazla  olan memleketim, iş bilmezlik yüzünden bütün bu potansiyeli heba ediyor ve bizim gibi gurbette yaşayan Antalyalılar, Çeşme’nin, Bodrum’un aldığı talebi gördükçe bu duruma ziyadesiyle üzülüyorlar.

Originally posted 2010-11-26 17:09:02. Republished by Blog Post Promoter

İmzalar lütfen!

Buradaki yazıları takip edenler Nisan ayında gerçekleşmesi beklenen tarihi olaydan haberdardır. Her ne kadar pek muhtemel görünmese de Rock N’ Roll Hall of Fame töreninde Guns N’ Roses’ın orijinal kadrosunun bir araya gelmesi hayal ediliyor. Bir ölçüde gerçekleşebilecek bir rüya bu bence.

Duff muhtemelen Axl’ın yanında yerini alır. Geçen sene Londra konserinde Guns N’ Roses ile birlikte sahneye çıktı. Bu sene Seattle ve Vancouver konserlerinde kendi grubu Loaded ile birlikte ön grup olarak sahnedeydi. Hatta birkaç şarkıda Axl ve ekibine eşlik de etti.

Steven deseniz, her fırsatta röportajlarda açık veya kapalı bir şekilde Axl’a yıkama-yağlama çekiyor, orijinal kadronun bir araya gelmesinin ne kadar isabetli olacağını filan anlatıyor.

Izzy, 2006′daki İstanbul konseri dahil pek çok konserde grupla birlikte sahneye çıktı. Axl’la aralarında erimez buzlar bulunmuyor. Ne de olsa çocukluk arkadaşları!

Rüyanın tam anlamıyla gerçekleşmesi için en büyük engel Slash. O kabul etse, Axl’ı onu görmek istemez. Pek olacak iş değil bir araya gelmeleri.

Grubun İtalyan hayranları, törende orijinal kadronun eksiksiz bir araya gelmesi için imza kampanyası başlatmış. Herhalde gördüğüm en hayırlı imza kampanyası bugüne kadar.. Bir sürü liboşun saçmasapan özür kampanyalarından bayıp böyle kollektif etkinliklerde yer almamaya özenle çaba göstermeme rağmen görür görmez bastım imzayı. Herkes de basmalı bence.

Buradan buyurun: http://www.ipetitions.com/petition/gunsnrosesreunion2012/

İstanbul gece hayatı değişiyor: Eelence

Yazarınız hiçbir külfetten kaçınmayıp sizin için gezmeye devam ediyor. Geçen Cuma Eelence’deydim. Eelence, Zerrin Özer, Bengü, Deniz Akkaya, Gökhan Özen ve Bedük gibi şarkıcıların menajerliğini yapan Özgür Aras’ın Pera’da açtığı yepyeni bir mekan.

Başlıkta diyorum “İstanbul gece hayatı değişiyor” diye. 90′lı yılları hatırlayanlar, canlı Türkçe müzikle eğlenme akımını gayet iyi biliyordur. Geçen sene Cenk Eren’in Harbiye’de açtığı “Piyasa” ile Türkçe müzik tekrar İstanbul gece hayatına girdi; ama bu sefer canlı olarak değil, dj müziği olarak. Piyasa’nın kısa sürede yarattığı etki ve çektiği müşteri potansiyeli, türevlerinin artacağına iyi bir işaretti.

Nitekim öyle de oldu. Bu sonbaharda açılan Eelence, Piyasa’nın karşısına en büyük rakip olarak çıktı. Anladığınız üzere, Eelence de Türkçe müzikle müşterilerini eğlendirmeye çalışan bir mekan. Yalnız, Piyasa ile Eelence arasında ciddi bir fark var. Piyasa, daha çok “eller havaya” kitlesine odaklanan, Hande Yener, Demet Akalın, Bengü gibi isimleri daha çok çalan, müşterileri barın-masanın üzerine çıkarmaktan mutluluk duyan bir mekan.

Eelence, Türkçe müzik çalsa da, daha çok 70′ler, 80′ler ve 90′lar nostaljisine odaklı; günümüz Türkçe popundan fazlaca çalmamaya gayret eden bir mekan. Zaten, haftada iki gece Mehmet Teoman’ı dj olarak misafir etmeleri de seçimlerinin ne olduğunu ortaya koyuyor.

Kısacası, iki mekan da Türkçe müzikle müşterilerini eğlendirse de tam olarak aynı müşteri kitlesine hitap etmiyorlar. Piyasanın daha genç ve sosyolojik anlamda belki “sonradan görme” olarak adlandırılabilecek bir kitlesi varken; Eelence daha ziyade orta yaşın üstünde, profesyonel hayatta belli bir kademeye gelmiş ve gençliğini hatırlamaktan keyif alacak bir kitleye sesleniyor.

Türkçe müzik dinlemekten bilinçli olarak kaçınsam da ben bile eğlendim Eelence’de. Ortaokul, lise yıllarımın şarkılarını duymak, anılar arasından hızlı bir geçiş yapmak keyifliydi. Tekrar gitmeyi düşünebileceğim bir mekan kesinlikle.

Lokasyon olarak da Piyasa’ya nazaran daha avantajlı bir yer Eelence. Pera Palas Oteli’nin arkasında. Buradan çıkıp Asmalı’da geceye devam edebilecek olmak çoğu insan için tercih sebebi olabilir. Yalnız, mekan fiziksel anlamda fazla büyük bir yer değil; her ne kadar işletmecisi 200 kişilik bir yer olduğunu iddia etse de. Kıyaslamak gerekirse, Asmalı’daki Novo’nun iki katı bir alana sahip diyebiliriz. Uzun-ince bir mekan ve sol tarafını kendi gibi uzun-ince bir bar kaplıyor.

Mekanda eleştiri meselesi yapacağım bir başka şey, içkilerin mekanın kalibresine ve lokasyonuna göre pahalı olması. Votka kokteylleri 25 liradan başlıyor; ki voktanın import olduğunu zannetmiyorum. O gece bir jack-kolayı 30 liraya içtim; Asmalı civarı için yüksek bir rakam bu.

Mekan açıldığında giriş ücreti almıyordu. Sadece kapıda adam seçiyor ve beğenmediklerini rezervasyon yok gerekçesiyle içeri almıyorlardı (bar için rezervasyonu ilk defa burada duydum!). İlgi gören ve bu ilgiyi bir an evvel paraya çevirmeye çalışan her mekan gibi, açılıştan kısa bir süre sonra ücretli giriş olayına geçtiler. Kişi başı 25 lira alıyorlar ve bunun karşılığında bir yerli içki ikram ediyorlar. Stand kapatmak isteyenler, 350 lira ödüyor ve karşılığında bir şişe Absolut votka ve soft drink alıyor.

Popüler olan bir mekanın hemen bundan kısa kar elde etme çabası bana çok çakalca geliyor. Bir de böyle davranmak mekanın ömrünü kısaltıyor ve bir sonraki sezon esamesi okunmaz hale geliyor. Ayrıca, canlı müzik yapmayan mekanların giriş ücreti almalarını hala anlayamıyorum. Bence,  Eelence’nin yaptığı güzel girişi devam ettirip, kalıcı olması için ücretli giriş olayından vazgeçmesi gerekiyor. Zaten kitlesi, profesyonel hayatta bir noktaya gelmiş ve girdiği mekanda iyi para harcayan bir kitle.

Lafı daha fazla uzatmadan bitireyim; Eelence bence farklı bir eğlence arayanlar için iyi bir alternatif. Müdavimi olunmasa bile, alternatifler listesine rahatça eklenebilecek bir mekan. Yukarıdaki eleştirilerime de çözüm bulurlarsa, İstanbul gece hayatında süreklilik yakalayan az sayıda mekandan biri olurlar.

Originally posted 2010-11-09 13:06:41. Republished by Blog Post Promoter

Selçuk Sami Cingi kazanamadı!

Queen bateristi Roger Taylor’un Queen tribute band kurup turlamak projesi kapsamında, bir süredir Freddie Mercury’nin yerine geçmese de onu anımsatacak bir vokal aranıyordu.

Türkiye’de çok popüler olmayan rock camiası içindekilerin ismini bildikleri; kimilerinin de Queen tribute gecelerinden tanıdığı Selçuk Sami Cingi de yarı finali geçip finale kalma başarısını gösterenler arasındaydı.

Queen Extravaganza’nın sonuçları dün açıklandı. Selçuk Sami Cingi maalesef Roger Taylor ile turlayacak ekipte yer almayacak. Bence büyük haksızlık etmişler. Adamın sesi ve yorumu Freddie Mercury’ye gayet benziyor. Bazı kısımlarda gözünüzü kapattığınızda Freddie’nin söylediğini bile sanırsınız! Neyse, bari en azından bu vesileyle daha sık Queen tribute gecesi yaparlar diye umalım! 

Aşağıda, Selçuk Sami’den birkaç Queen performansı: